Hogwarts’ın o ulu kalesi, on yıllardır üzerine çöken en koyu, en acımasız karanlığın ve korkunun ardından nihayet şafakla birlikte yeniden aydınlanıyordu. Ancak bu şafak, kolay sökmemişti. Büyük Salon’un mermer zeminleri, sihir tarihindeki en kanlı, en yıkıcı ve en çok can yakan savaşın izlerini taşıyordu. Şatonun avluları moloz yığınlarıyla dolmuş, taş duvarlar devasa büyülerin patlamalarıyla çatlamıştı; bin yıllık tarihi taşa kazınmış o ihtişamlı koridorlar, şimdi cesaretin ve fedakarlığın kanlı hatıralarıyla doluydu.
I. Kuşatma ve Kanyonun Yıkılışı
Gecenin en koyu saatinde, Lord Voldemort’un komutasındaki o devasa karanlık ordu—Devler, Ölüm Yiyenler, Hortlaklar ve Acromantula sürüsü—Hogwarts’ın koruyucu kalkanlarına yüklenmişti. Şatonun dış duvarları her bir büyü darbesiyle sarsılırken, Albus Dumbledore’un hayattayken kurduğu o kadim mühürler son güçleriyle direnmiştiler. Minerva McGonagall’ın komutasındaki öğretmenler ve bina başkanları, Piertotum Locomotor büyüsüyle şatonun devasa taş heykellerini ve zırhlarını canlandırmış, koridorları savunma hatlarına dönüştürmüştü.
Ancak savaşın bedeli çok ağır oluyordu. Avlu, yeşil Avada Kedavra ışıkları ile kırmızı ve sarı savunma büyülerinin çarpışma parıltılarıyla cehenneme dönmüştü. Weasley ailesi, Lupin, Tonks, Neville ve D.O. üyeleri göğüs göğüse çarpışıyordu. Fred Weasley’nin o kahkahalarla dolu neşesi, yıkılan bir duvarın altında sessizliğe gömülmüş; Lupin ve Tonks yan yana düşerek son nefeslerini vermişti. Şato, kaybettiklerinin yasını tutmaya bile vakit bulamayacak kadar büyük bir fırtınanın tam ortasındaydı.
II. Ormandaki Sessizlik ve Seçim
Yasak Orman’ın o sisli ve nefes almayan derinliklerinde ise kaderin en kritik anı yaşanıyordu. Harry Potter, içindeki o taşan gerçeği—Voldemort’un ruhunun bir parçasını kendi bedeninde taşıdığını ve o parça yok olmadan Karanlık Lord’un ölmeyeceğini—anlamıştı. Albus Dumbledore’un portresinde bıraktığı o imalı sözler, müdürlük odasındaki o gizli fısıltılar şimdi zihninde netleşiyordu.
Harry, korumasız bir şekilde ormanın karanlığına, Voldemort’un beklediği o ölüm çukuruna yürümüştü. “Avada Kedavra!”
Yeşil ışık patladığında, Harry kendini platformun ortasında, ölüm ile yaşam arasındaki o sisli arafta bulmuştu. Ve orada, bekleyen biri vardı. Albus Dumbledore, o her zamanki gece mavisi seyahat cübbesiyle, burnunun ucunda parlayan yarım ay gözlükleriyle hafifçe gülümseyerek ayağa kalktı.
"Ah, Harry..." dedi Albus, sesi o kadim odanın akustiğinde yankılanır gibi huzurlu ve sıcaktı. "Biliyordun, değil mi? Ya da en azından sezmiştin."
Harry gözlerinde yaşlarla müdürüne baktı. "Öleceğimi biliyordunuz. Bütün bu plan... Beni bir kurbanlık koyun gibi yetiştirdiniz."
Albus, şefkatle Harry’nin omuzlarına ellerini koydu. "Seni bir insan olarak sevdim Harry. Ama zaferin masumiyeti korumak için bir bedel ödemesi gerekiyordu. Voldemort, kendi elleriyle kendi ruh parçasını yok etti. Şimdi... Geri dönmek ya da bu huzurda kalmak senin seçimin."
III. Şatonun Son Sahnesi ve Şah Mat
Harry, o sisli araftan hayata geri döndüğünde, kollarında Hagston’un taşıdığı o cansız beden illüzyonu sona ermişti. Voldemort ve ordusu zafer sarhoşluğu içinde şatonun avlusuna girdiğinde, Harry kollarından doğruldu. Büyük Salon’un önündeki o geniş meydanda, iki tarafın hayatta kalan tüm üyeleri nefeslerini tutarak bu son düelloyu izlemek için etrafa dizildi.
Karanlık Lord, iskeletimsi, kıpkırmızı gözleriyle Harry’ye baktı. Karşısında ne bir çocuk ne de korkan biri vardı; karşısında, tüm horcrux’ları parça parça edilmiş, kibrinden arınmış mutlak bir irade duruyordu.
"Avada Kedavra!" diye kükredi Voldemort, hayatının son büyü hamlesini yaparak.
O an, havada mürver asanın o efsanevi gücü çarpıştı. Asa, hakiki sahibine—Draco’dan onu cebren alan, ormanda ölümden dönen Harry’ye—sadakat gösterdi. Lanet, hedefini şaşırarak havada dev bir yay çizdi ve bizzat kendi atıcısına, Lord Voldemort’a yöneldi.
Karanlık Lord’un çıkardığı o insanı sağır edici, canavarca çığlık gökyüzünü ve şatonun taş duvarlarını sarstı. Yüzyıllardır sihir dünyasının kalbine korku salan o beden, parça parça siyaha bürünerek havada uçuşan ince kül yığınlarına dönüştü ve rüzgara karışıp gitti. Savaş bitti. Sessizlik, gökyüzünün o ilk sabah ışıklarıyla birlikte şatonun üzerine bir yorgan gibi serildi.
IV. Müdürlük Odası ve Sonsuz Işık
Saatler sonra, şatonun içi yaralarını sarmaya çalışırken, Harry yavaş adımlarla taş merdivenleri tırmandı ve uzun zamandır kapısı kilitli olan o müdürlük odasına girdi.
Odanın içerisi tıkırtılı, huzurlu bir senfoniyle dönen gümüş aletlerin sesiyle doluydu. Duvardaki portrelerin arasında, Albus Dumbledore’un çerçevesi diğer usta müdürlerin tam ortasında yerini almıştı. Portredeki Albus, hafifçe gülümseyen o masmavi gözleriyle odayı izliyor, masanın üzerindeki mürver asaya ve pencereden içeri süzülen sabahta yıkanan Hogwarts bahçesine bakıyordu.
Harry, elindeki o kırılmaz gücün simgesi olan Mürver Asa’yı dikkatle masaya bıraktı. Onu asla kendi çıkarları için kullanmayacaktı; asıl yerine, Albus’un o huzurlu mezarına bırakacaktı.
Privet Drive’ın soğuk merdivenlerinde başlayan o upuzun, çileli ama sevgiyle örülü yolculuk nihayet tamamlanmıştı. Albus Dumbledore’un mirası; taş duvarlarda, güçlü büyülerde ya da kazanılmış zaferlerde değil, insanların kalbinde yanan o sönmez ateşte gizli kalacaktı.
Satranç tahtası boşalmıştı. Oyun bitmişti. Ve ışık, tüm kalpleri sonsuza dek aydınlatmak üzere nihai olarak galip gelmişti.