Hogwarts'ın gökyüzü, o gün ne bir bulutla ne de en ufak bir rüzgarla gölgelenmişti; tersine, doğanın kendisi bile büyük bir kaybın ağırlığı altında derin bir sükunete bürünmüştü. Kara Göl’ün kıyısında, beyaz mermerden inşa edilmiş olan o sade ama görkemli mezarın etrafı, sihir dünyasının dört bir yanından gelen cadılar, büyücüler, öğretmenler ve öğrencilerle dolup taşmıştı. Herkesin üzerindeki cübbeler siyahın en koyu tonundaydı; yüzlerinde ise sadece bir dönemin değil, bir çağın kapanışının yarattığı o derin şok okunuyordu.
Harry Potter, mezarın en önünde, Albus’un cansız bedeninin yerleştirildiği o zarif lahdin karşısında duruyordu. İçindeki öfke, acı ve suçluluk duygusu birbirine karışıvermişti. O gece astronomi kulesinde yaşananlar, Snape’in o yeşil ışığı saçtığı o korkunç an zihninde defalarca film şeridi gibi dönüyordu. Ancak Harry, Albus’un ölmeden önceki o son bakışını, kendisine gizlice hareket etmemesini emreden o sakin gözlerini hatırladıkça, içeride bir yerlerde bu ölümün tesadüf olmadığını, çok daha büyük bir stratejinin parçası olduğunu sezmeye başlıyordu.
Zümrüdüanka Yoldaşlığı üyeleri, Weasley ailesi, bakanlık yetkilileri ve hatta bir zamanlar Dumbledore’un en sert eleştirmenleri bile oradaydı. Herkes, o devasa zekanın, o sınırsız bilgeliğin ve en önemlisi karanlığa karşı en güçlü kalkanın artık aralarında olmadığını idrak etmeye çalışıyordu.
Tören bittiğinde ve kalabalık yavaş yavaş dağıldığında, Albus müdürlük odasında fiziksel olarak yoktu; ancak odadaki gümüş aletler hala o ritmik ve tıkırtılı sesleriyle dönmeye devam ediyordu. Düşünsel, masanın üzerinde hafif bir gümüşi ışıkla parlıyordu. Albus, hayattayken olduğu gibi ölümünden sonra da Harry’ye ve bu dünyaya bırakacağı mirası son bir kez mühürlemişti.
Alev renkli tüyleriyle tüneğinde süzülen Fawkes, derin ve hüzünlü bir melodi mırıldandı. Bu melodi, bir vedadan ziyade, karanlığın en koyu anında bile yakılacak o son direniş ateşinin habercisiydi. Satranç tahtasında beyaz şah düşmüştü, ama oyun henüz bitmemişti.