Albus Dumbledore’un Hogwarts’tan o göz alıcı anka kuşu eşliğinde ayrılışı, sadece okul duvarları içinde değil, tüm sihir dünyasında şok dalgaları yaratmıştı. Sihir Bakanlığı, müdürlük koltuğunu ele geçiren Dolores Umbridge’in katı ve paranoyak yönetimiyle şatoyu bir kampa çevirirken, Albus gölgelerden hareket etmeye başlamıştı bile. O, Hogwarts’tan fiziksel olarak uzaklaştırılmış olabilirdi; ancak şatonun kadim korumaları ve öğrencilerin kalbindeki direniş ateşi hâlâ onun iradesine bağlıydı.
O sırada Londra’nın kalbinde, Sihir Bakanlığı’nın o soğuk ve devasa mermer koridorlarında tarihin en büyük yüzleşmelerinden biri patlak vermek üzereydi. Harry, Sirius’un Voldemort tarafından Gizemler Dairesi’nde (Department of Mysteries) işkence gördüğüne dair zihnine kazınan o sahte ama ölümcül vizyonla yıkılmıştı. D.O. üyeleriyle birlikte bakanlığa koşan Harry ve arkadaşları, kendilerini ölüm yiyenlerin kurduğu kusursuz bir tuzağın ortasında bulmuşlardı. Kehanet küresini ele geçirmek için etrafları Lucius Malfoy ve Bellatrix Lestrange gibi karanlığın en acıssız katilleriyle çevrildiğinde, umutlar tükenmek üzereydi.
İşte o an, Karanlık Sanatlar Bakanlığı’nın o yeraltı odasının kapıları gürültüyle açıldı. Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın usta büyücüleri karanlığın içinden birer hayalet gibi süzülerek içeri girdiler. Sirius Black, Remus Lupin ve Moody, ölüm yiyenlerle göğüs göğüse bir savaşa tutuştu. Ancak bu savaşın seyrini değiştirecek olan tek bir kişi vardı: Albus Dumbledore.
Alev renkli cübbesiyle odanın ortasında beliren Albus, asasını kaldırdığı anda havadaki tüm o baskın, zehirli karanlık büyü dalgası bir anda kırıldı. Lucius Malfoy, ellerinde kehanet küresiyle donakalmış, asası titriyordu. Albus’un gözlerindeki o mavi ışık, bu kez bir teselli veya şefkat değil, mutlak bir adalet ve sarsılmaz bir güç barındırıyordu. "Lucius," dedi Albus, sesi odanın tüm mermer duvarlarında yankılanarak, "sanırım maskelileri toplamak için oldukça erken bir saatte dışarıdasınız. Şimdi o küreyi bana verirseniz, belki de başınızın belaya girmesini engellerim."
Savaşın en can alıcı anı, kehanet salonlarının derinliklerinden atılan o yeşil ışıkla birlikte yaşandı. Bellatrix’in laneti, Sirius’un göğsüne isabet ettiğinde zaman sanki bir anlığına durdu. Sirius, o kadim kemerin ardına doğru düşerken Harry’nin attığı o insanı sağır edici çığlık, Albus’un bile kalbinde derin bir sızı yarattı. Ancak durmaya vakit yoktu; çünkü asıl tehdit, odanın karanlık köşesinden süzülerek ortaya çıktı: Lord Voldemort bizzat bizzat oradaydı.
Karanlık Lord, iskeletimsi, yırtıcı yüzü ve kıpkırmızı gözleriyle Albus’un karşısına dikildiğinde, sihir tarihindeki en güçlü iki irade karşı karşıya gelmişti. Voldemort asasını savurduğunda, odadaki tüm camlar tuzla buz oldu, devasa alev ejderhaları Albus’un üzerine saldırdı. Albus ise mürver asasının muazzam gücüyle suyu kalkanlara dönüştürdü, devasa heykelleri hareket ettirerek Voldemort’un hamlelerini etkisiz hale getirdi. İki büyücünün düellosu o kadar şiddetliydi ki, bakanlık binasının temelleri sarsılıyordu.
Voldemort, Harry’nin zihnini tamamen ele geçirmek ve çocuğun bedenini bir araç olarak kullanmak için son bir hamle yaptığında, Albus koruyucu kalkanlarını en üst düzeye çıkardı. Ancak Voldemort, Bakanlık’ın o koridorlarına doluşan aurorlar ve Sihir Bakanı Cornelius Fudge nihayet gözlerini açıp gerçeği gördüğünde—Karanlık Lord’un kendi gözleriyle bakanlığın ortasında belirdiğine şahit olduğunda—artık inkar edilecek hiçbir şey kalmamıştı. Voldemort, bakanlık avlularından sis gibi kaybolurken, sihir dünyası büyük bir gerçekle yüzleşti: Karanlık Lord gerçekten geri dönmüştü.
Albus, bakanlığın tozlu mermerleri üzerinde diz çökmüş, içinde yaşadığı kaybın acısıyla sarsılan Harry’nin yanına gitti. Harry’nin zihnine sızmaya çalışan Voldemort’un öfkesini ve acısını, çocuğun gözlerindeki o derin uçurumu kendi ruhunda hissetti. Savaş artık gizlenemezdi; maskeler düşmüştü ve Albus, yaklaşan o nihai fırtına için taşları son kez yerleştirmesi gerektiğini biliyordu.