Hogwarts’ın büyük meşe kapıları yeni eğitim yılı için açıldığında, şatonun atmosferinde önceki yıllara benzemeyen ağır bir cıva gibi bir gerginlik hakimdi. Bakanlık, Voldemort’un dönüşünü inkâr etmekle kalmamış, Hogwarts’ın üzerine doğrudan bir denetim mekanizması kurmaya karar vermişti. Büyük Salon’da düzenlenen açılış ziyafetinde, Sihir Bakanlığı Kıdemli Müsteşarı Dolores Umbridge, o göz yakan pembe takımı ve kedi figürlü pembe şapkasıyla öğretmenler masasında yerini aldığında, Albus Dumbledore’un yüzündeki o hafif gülümseme bir anlığına dondu.
Albus, Umbridge’in okulun sadece idari işlerine burnunu sokmakla kalmayacağını, aynı zamanda Bakanlık’ın o çarpık propagandasını öğrencilerin zihnine kazımak için bizzat görevlendirildiğini çok iyi biliyordu. Umbridge, kürsüye çıktığında o şeker melekleri gibi tatlı, ancak bir o kadar da zehirli ses tonuyla uzun bir konuşma yaptı. Konuşmanın özü basitti: Geçmişin köhne gelenekleri yıkılacak, ilerleme adına her şey Bakanlık süzgecinden geçirilecekti. Öğrenciler ve öğretmenler şaşkınlıkla birbirine bakarken, Albus hiçbir şey söylemeden sadece ellerini önünde kavuşturmuş, masanın tahtasını izliyordu.
Ertesi gün müdürlük odasından yayılan yankılar, şatonun ne kadar zor bir döneme girdiğini kanıtlar nitelikteydi. Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersleri artık pratikten tamamen arındırılmış, sadece teorik metinlerin ezberletildiği birer işkence seansına dönüşmüştü. Harry, Umbridge’in ilk dersinde, Voldemort’un döndüğünü söylediği için acımasızca cezalandırılmış ve müsteşarın o pembe döşenmiş, hareketli kedi tabaklarıyla dolu ofisinde günlerce o lanetli tüy kalemle satırlarca yazı yazmaya mahkum edilmişti. Harry’nin sağ elinin üstüne kazınan "Yalan söylemeyeceğim" ibaresi, kanlı ve sızlayan bir mühür gibi çocuğun tenine işleniyordu.
Albus, bu zulmün farkındaydı. Müdürlük odasındaki gümüş aletler, Umbridge’in okula yığdığı o ardı arkası kesilmeyen Bakanlık Kararnameleri ile birlikte her gün biraz daha hızlı dönmeye başlamıştı. Okuldaki her kulüp, her topluluk ve hatta öğretmenlerin yetkileri birer birer ellerinden alınıyordu. Umbridge, her geçen gün yetkisini biraz daha artırarak şatonun fiili hakimi gibi davranmaya, Albus’u köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu.
Ancak Albus, bu satranç tahtasında Umbridge’i sadece küçük, sinir bozucu bir piyon olarak görüyordu. Asıl tehlike dışarıdaydı ve içerideki bu bürokratik engeller, öğrencilerin kendi savunma mekanizmalarını kurmalarından başka bir şeye hizmet etmiyordu. O gece, Albus odasında yalnız başına otururken, Harry’nin ve diğer cesur öğrencilerin yeraltında—İhtiyaç Odası’nda—gizli bir örgüt kurduklarını, birbirlerine gerçek büyü savunmasını öğrettiklerini hissetti. Adına ne derlerse desinler, bu hareket bir direnişti.
Albus, masasının üzerindeki mürver asaya hafifçe dokundu. Umbridge ne kadar kararname çıkarır çıkarsın, ne kadar pembe duvar kağıdıyla şatoyu boğmaya çalışır çalışsın, karanlığa karşı yakılan o küçük kıvılcımı söndüremezdi. Savaş, artık sadece sihirli sopalarla değil, bürokrasiyle, iradeyle ve en önemlisi inatla veriliyordu.