Yaz güneşi Privet Drive'ın pencerelerine vururken, Privet Drive 4 Numara'nın o boğucu sıcağı Harry için artık fiziksel bir azaptan ziyade zihinsel bir işkenceye dönüşmüştü. Mezarlıkta Cedric’in ölümüne şahit olduğu, Voldemort’un o acımasız ve soğuk gülüşünü bizzat deneyimlediği o geceden bu yana weeks geçmişti. Ancak büyü dünyası, Sihir Bakanı Cornelius Fudge’ın öncülüğünde, bu gerçeği görmezden gelmeyi seçmişti. Bakanlık gazetesi Gelecek Postası, Albus Dumbledore’u ve Harry Potter’ı "bunak bir müdür ile ilgi arsızı bir yalancı" ilan etmek için ellerinden geleni yapıyordu.
Albus, müdürlük odasında bu karalama kampanyalarını izlerken tek bir kelime bile etmemişti. Çünkü o, kağıt üstündeki iftiralarla kaybetmeyecek kadar büyük bir savaşın içinde olduğunu biliyordu. Voldemort geri dönmüştü ve gölgeler yeniden birleşiyordu. Harry’nin Privet Drive’da Ruh Emicilerin saldırısına uğradığı o an, Albus’un içindeki alarm zillerinin en yüksek perdeden çalmasına neden oldu. Koruma büyülerinin hâlâ işe yaradığını biliyordu; Harry’nin annesinin kanı ve bu evin eşiği, onu doğrudan bir saldırıdan koruyordu ama Harry’nin ruhsal olarak tamamen parçalanmak üzere olduğunu da görebiliyordu.
O gece, Londra’nın sakin ve bir o kadar da kasvetli sokaklarından birinde, büyüyle gizlenmiş 12 Numaralı Grimmauld Meydanı’nın kapısı gıcırtıyla açıldı. Burası, Sirius Black’in o karanlık, soylu ama çürümüş aile eviydi ve aynı zamanda Albus Dumbledore’un yeniden dirilttiği Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nın gizli karargahı haline gelmişti.
Harry, odanın ortasına geldiğinde yüzünde hâlâ o derin öfke ve terk edilmişlik hissi vardı. Bakanlık’tan atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış, kimse ona gerçekleri anlatmamış, herkes onu bir köşeye iter gibi bu karanlık eve tıkmıştı. Kapı aralandığında, Albus içeriye girdi. Her zamanki o sakin adımlarıyla yürüdü, fakat bu kez gözlerinde ne o her zamanki muzip parıltı ne de hafif bir tebessüm vardı; sadece ağır bir sorumluluğun getirdiği sarsılmaz bir kararlılık duruyordu.
"Harry," dedi Albus, sesi o büyük salonun akustiğinde yankılanarak. "Burada olmanın seni ne kadar öfkelendirdiğini biliyorum. Sorular soruyorsun, cevap alamadığın için hayal kırıklığı yaşıyorsun. Ama bilmen gereken ilk şey şu: Seni bu evde tutmak bir ceza değil, bir zorunluluktur."
Harry öfkeyle başını kaldırdı. "Beni her şeyden mahrum bırakıyorsunuz! Voldemort dışarıda planlar yapıyor, herkes sessiz sedasız oturuyor, ben ise burada hapis hayatı yaşıyorum!"
Albus, Harry’nin öfkesini sakinlikle karşıladı. Bir masa sandalye çekip oturdu ve gözlüklerinin üzerinden Harry’ye baktı. "Öfken haklı Harry. Acın da haklı. Cedric'in ölümü... Taşıdığın bu yük, on dört yaşındaki bir çocuğun omuzlarına konulamayacak kadar ağır. Ama bilmelisin ki Voldemort, zihnini seninle paylaşmaya başlıyor. Onun düşüncelerini hissetmeye, onun öfkesini kendi damarlarında akıtmaya başladın. Seni buraya tıkmadım; seni, o zihinsel bağın seni tamamen ele geçirmesini engellemek için bu evin koruyucu duvarları arasına aldım."
Odanın köşesinde sessizce duran Sirius, Remus Lupin ve diğer Yoldaşlık üyeleri bu konuşmayı nefeslerini tutarak izliyordu. Albus, Harry’nin içindeki o karanlık tünelin ne kadar derinleştiğini çok iyi biliyordu. Voldemort, Harry’nin zihnini bir silah olarak kullanmaya çalışacaktı. Ve Albus’un görevi, Harry’yi o silahtan korumak, onun içine yerleşen o karanlık parçayla baş etmesini sağlamaktı.
Toplantı bittiğinde, Yoldaşlık üyeleri odadan ayrılırken Albus bir an için masada yalnız kaldı. Pencereden dışarı, Londra’nın sisli gecesine baktı. Karanlık Lord güç topluyor, Bakanlık ise kendi kazdığı mezarda debeleniyordu. Albus, satranç tahtasında en kritik taşları yerleştirirken, bu savaşın sadece dışarıdaki ordularla değil, Harry’nin kendi zihninin içinde verileceğini çok iyi biliyordu.
Ve o zihni korumak için, Hogwarts’a yeni bir dönemi başlatması gerekiyordu. Bakanlık, okula kendi casusunu—o pembe ceketli, gülümseyen ama ruhu buz gibi olan Dolores Umbridge’i—sokmaya hazırlanıyordu. Albus, bu kadının şatoya geleceğini biliyordu. Ve bu, oyunun kurallarının tamamen değiştiği anlamına geliyordu.