Gölün kıyısındaki tahta iskelede, dört şampiyon da huzursuzdu. Harry, Neville'in ona zorla verdiği Solungaçotu’nu cübbesinin cebinde sıkıca tutuyordu. Albus, gözlüğünün üzerinden Harry’nin titreyen ellerine baktı. “Güvendesin Harry,” diye düşündü, “en azından şimdilik.”
Top atıldığında, dört şampiyon gölün buz gibi sularına dalış yaptı. Albus, gölün yüzeyini izlerken Bakanlık yetkililerinin kendi aralarındaki o telaşlı ve açgözlü fısıltılarını duyabiliyordu. Turnuvayı, Harry’yi daha çok zora sokacak, onu sınırlarına kadar itecek bir "izlenceye" dönüştürmeye kararlıydılar. Albus, asasını cübbesinin altında sıkarak, bu bürokratik acımasızlığın yarattığı baskıyı geri püskürtmeye odaklandı.
Gölün altındaki o karanlık dünyada ise Harry, Solungaçotu’nun etkisiyle gelişen solungaçları ve parmak aralarındaki perdelerle suyun içinde adeta bir deniz canlısı gibi ilerliyordu. Deniz insanlarının o tiz ve anlaşılmaz şarkısı, kulaklarında uğulduyordu.
Albus, müdürlük odasındaki büyüleyici "Gözlem Küresi"nden (şimdi hakem kürsüsünde aktif olan) Harry’nin neler gördüğünü hissedebiliyordu. Harry, derinliklere indikçe sadece kendi arkadaşını değil, diğer şampiyonların "en değerlilerini" de birer heykel gibi zincirlenmiş halde buldu. Fleur Delacour'un kardeşi, Viktor Krum'un kurtarması gereken Hermione, ve Cedric'in Cho Chang'i... Hepsi oradaydı.
Ancak Harry, sadece kendi görevini—Ron’u—kurtarmakla kalmadı; Cedric'in zamanında yetişemediğini fark edince, Fleur'un kardeşini de arkasına alarak suyun yüzeyine doğru yüzmeye başladı.
Albus, Harry’nin su yüzeyine çıktığı o anı gördüğünde, hafifçe gülümsedi. Harry, kahramanlıktan çok, "insaniyet"i seçmişti. Yarışmayı kazanamamıştı belki (çünkü Harry, deniz insanlarının uyarılarını yanlış anlayıp gereğinden fazla beklemişti), ama kendi değerlerini kanıtlamıştı.
Harry iskeleye çıktığında, titriyor ve nefes nefese kalıyordu. Albus, hemen yanına gidip üzerine kalın bir battaniye attı.
"Biraz yavaş kaldın Harry," dedi Albus, gözlerinde gizli bir gururla. "Ama gösterdiğin merhamet, bu kupanın altınından çok daha değerli."
Bakanlık yetkilileri, Harry’nin bu "saflığına" burun kıvırırken, Albus onların bu sığ bakış açısına aldırmadı. O biliyordu ki, Harry’nin o gölün dibinde kurduğu bu bağlar, ileride yaşanacak o büyük savaşta hayati bir rol oynayacaktı. Ancak, şatonun içinde bir yerlerde, Moody (ve aslında başka biri olan o sinsi figür) izliyordu. Turnuva sona yaklaşıyordu ve final görevi, Albus’un bile şatonun içindeki tüm koruma büyülerini en üst seviyeye çıkarmasına neden olacak kadar tehlikeli bir labirente dönüşecekti.