Hogwarts’ın o soğuk, taş koridorlarında bir sessizlik hüküm sürüyordu. Ruh Emiciler okulun sınırlarında bekliyor, her an Harry’nin zihnindeki o karanlık anıları (annesi Lily'nin son çığlıklarını) yeniden yaşatmak için fırsat kolluyordu.
Albus Dumbledore, müdürlük odasından çıkıp boş sınıfların birine yöneldi. Kapı hafifçe aralıktı. İçeride Remus Lupin, Harry’ye o meşhur Patronus büyüsünü öğretmeye çalışıyordu. Albus, görünmez bir büyüyle köşede durmuş, eski öğrencisi ve Harry’yi izliyordu.
Harry, o küçücük bedeniyle ağır bir yük taşıyordu. Expecto Patronum! diye bağırdığında asasının ucundan sadece cılız, gümüşi bir duman çıkıyordu.
"Daha iyisini yapabilirsin Harry," dedi Lupin, sesi yorgun ama şefkatliydi. "Düşün... Gerçekten mutlu olduğun bir anı. Seni bu soğuktan kurtaracak kadar güçlü, sıcak bir anı."
Albus, Harry’nin yüzündeki o ifadeyi gördüğünde içinden "ah" çekti. Harry, James ve Lily’yi hiç tanımamıştı. Onun için gerçek mutluluk, Hogwarts’ta geçirdiği o ilk birkaç haftaydı; ilk kez bir evi, ilk kez dostları olduğu o anlardı.
Bir süre sonra Albus odadan ayrıldı ve şatonun başka bir yerine, en yüksek kulelerden birine çıktı. Harry’nin bu büyüyü tam olarak ne zaman ustalıkla yapacağını—o gümüş geyiği çağırdığında her şeyin değişeceğini—biliyordu. Çünkü o an geldiğinde Harry, geçmişle değil, gelecekle barışacaktı.
Kısa bir süre sonra, Gryffindor - Hufflepuff Quidditch maçı sırasında olanlar oldu. Gökyüzü bir anda karardı, Ruh Emiciler sahaya indi. Harry, o tanıdık soğuğun içinde boğulurken, Albus’un müdür koltuğunda otururken asasını tek bir hamleyle salladığını kimse görmedi. "Arresto Momentum!" Harry, yüzlerce metre yukarıdan yere çakılmak üzereyken, hızı bir anda azaldı ve tüy gibi yere süzüldü. Albus, o an Harry’yi kurtarmıştı ama asıl önemli olan, Harry’nin bu başarısızlığından aldığı dersi Lupin ile pekiştirmesiydi.
Albus, Harry’nin gümüş bir geyiği (Patronus) çağırdığı o karanlık orman kıyısındaki anı, ileride başka bir zaman diliminden, bir "zaman döndürücü" sayesinde bizzat Harry’nin kendisinin gerçekleştireceğini biliyordu. Satranç tahtasında bu, "aynı piyonun iki farklı zamanda aynı karede bulunması" gibi imkansız bir hamleydi. Albus, Harry’nin bu yeteneği kazanması için gereken süreci izlerken, kaderin ağlarını nasıl ördüğüne bir kez daha şahitlik ediyordu.
Harry için umut, artık bir duman değil, canlı bir gümüş geyikti. Karanlığın içinde bir fener gibi parlıyordu.