Hogwarts'ın derinliklerindeki o karanlık, su birikintileriyle dolu dehliz, sanki zamanın durduğu bir yerdi. Harry Potter, Ron'un geride kalmasının ardından tek başına, o uçsuz bucaksız Sırlar Odası'nın ana merkezine ulaştı. Merkezde, 16 yaşındaki Tom Riddle'ın silueti, günlüğün içinden bir hayalet gibi süzülerek belirmişti. Tom, gülümsüyordu; çünkü Harry’nin hayatının elinde olduğunu, Ginny Weasley’nin ruhunun günlüğün içine akıp yavaş yavaş solduğunu biliyordu.
"O bir Muggle kızıydı, Harry," diyordu Tom, sesi bir yılanın tıslaması gibi soğuktu. "Senin annenin de olduğu gibi. İnsanları yönetmek için kandan daha fazlası gerekir... Korku gerekir."
Tom, Basilisk’i çağırdı. Dev yılan, taş sütunların arasından süzülerek Harry’nin üzerine saldırdı. Harry, çaresizlik içinde etrafına bakarken, şatonun yukarısında müdürlük odasında kendi kendine kanat çırpan o kızıl, alevden kuşun, Fawkes’un sarsılmaz sadakatini hissetti. Albus Dumbledore, şatodan uzaklaştırılmış olabilirdi ama Hogwarts üzerindeki hakimiyeti ve Harry’ye duyduğu o sarsılmaz güven, Fawkes aracılığıyla o karanlık odaya inmişti.
Fawkes, odanın tavanından bir yıldırım gibi süzülerek geldi ve Basilisk’in o korkunç, öldürücü gözlerini pençeleriyle oydu. Harry, kör olan yılanın saldırısından kıl payı kurtulurken, Fawkes’un bıraktığı Seçmen Şapka’yı fark etti. Şapkanın içinden çekip çıkardığı Godric Gryffindor’un Kılıcı, o an parıldayan tek umuttu.
Harry, Basilisk’in ağzına kılıcı sapladığı o an, Basilisk’in dişlerinden biri kendi koluna saplandı. Acı, bir zehir gibi damarlarına yayılırken Harry yere yığıldı. Tom Riddle gülüyordu; ama gülüşü, Harry’nin zayıflayan elindeki kılıcı günlüğe saplamasıyla donup kaldı.
O anda, Albus Dumbledore tam zamanında şatoya geri döndü. Bakanlığın kararı, Harry’nin zaferiyle boşa çıkmıştı. Albus, müdürlük odasının kapısını açtığında içeri giren Fawkes’un gözlerinde o büyük zaferi okudu. Gözyaşlarını—o iyileştirici anka gözyaşlarını—Harry’nin yarasına sürmek için vakit kaybetmeden revire gitti.
Harry uyandığında, karşısında yine o huzur veren, yarım ay gözlüklerin arkasından bakan mavi gözleri gördü. Albus, Harry’nin elini nazikçe tuttu.
"Harry," dedi Albus, sesi bir şefkat denizine batmış gibiydi. "Daha önce de söylemiştim; bizi gerçekten biz yapan şey, yeteneklerimizden ziyade, yaptığımız seçimlerdir."
Harry, Tom Riddle’ın neden kendisini seçtiğini, neden bu kadar çok benzerlik taşıdıklarını sordu. Albus, gerçeği—Harry’nin içine mühürlenen o ruh parçasını—hâlâ söyleyemezdi, ama ona çok kritik bir ipucu verdi: "Voldemort, kendisinden bir parçayı sana aktardı Harry. Ama bu, senin seçtiğin bir şey değil. Sen bir Gryffindor olarak bu karanlığı seçmedin, ona karşı durmayı seçtin."
Albus, odadan çıktığında Bakanlık yetkilileri kapının önünde bekliyordu ama artık kimse onu görevden alamazdı. Hogwarts, kendi kahramanına—ve onu yetiştiren müdürüne—tekrar kavuşmuştu.