Kütüphanenin yasaklı koridorunda bir ayna kırıldı sanki. Harry ve Ron, Hermione’yi koridorun ortasında, elinde bir ayna parçasıyla taşlaşmış halde bulduklarında, şatonun tüm ışıkları sanki tek tek sönmeye başladı. Hermione Granger, zekasıyla her sorunu çözen o kız, şimdi bir heykel kadar soğuk ve hareketsizdi.
Albus, revire geldiğinde tablo çok ağırdı. Harry, yatağının başında gözyaşları içinde bekliyordu. Albus, kızın avucunda sıkıca tuttuğu o yırtık kağıt parçasını nazikçe çekti. Kağıtta "Basilisk" yazıyordu. Harry ve Ron, düşmanın ne olduğunu anlamıştı ama bu, tehlikeyi azaltmıyordu; aksine, durumun ne kadar kadim ve ölümcül olduğunu ortaya koyuyordu.
O gece, müdürlük odasına Lucius Malfoy, arkasında Bakanlık yetkilileriyle girdi. Lucius’un yüzündeki o sahte üzüntü ve içten içe duyduğu o zehirli zafer sarhoşluğu, Albus’u bile öfkelendirecek cinstendi.
"Huzursuzluk büyüyor Albus," dedi Lucius, sesi bir yılanın tıslaması gibiydi. "Veliler çocuklarını okuldan almaya başladı. Bakanlık, okulun güvenliğini sağlayamadığın için senin... uzaklaştırılmana karar verdi."
Albus ayağa kalktı. Mürver Asa’sı masasının üzerinde duruyordu ama ona elini bile sürmedi. Gözleri Lucius’un tam içine, o kibirli ruhunun derinliklerine bakıyordu. "Beni görevden alabilirsiniz Lucius. Ama unutma ki, yardıma çağıran biri olduğu sürece, Hogwarts her zaman ona kapılarını açacaktır."
Albus’un gözleri bir anlığına Harry’nin saklandığı perdenin arkasına kaydı. Harry oradaydı, her şeyi duyuyordu. Albus, kendi gidişinin bir son değil, Harry’nin kendi başına ayakta durması için bir "yetişkinlik sınavı" olduğunu biliyordu.
Hagrid’in de "tedbir amaçlı" Azkaban’a gönderilmesi emredildiğinde, Albus sadece başını salladı. Odanın ortasında, Fawkes’un tünekte huzursuzca hareket ettiğini gördü. Albus, giderken Harry’nin duyabileceği bir ses tonuyla, neredeyse kendi kendine konuşur gibi fısıldadı: "Yardım etmek isteyenler, daima Hogwarts’ta birilerini bulacaktır..."
Albus şatodan ayrılırken, her zamanki gibi mağrurdu. O giderken şatonun ışıkları biraz daha soldu, taş duvarlar sanki soğudu. Ama o aslında bir yere gitmiyordu. Bakanlık’taki bürokratlar onun etkisiz kaldığını sanıyordu; oysa Albus, şatoyu bırakırken aslında öğrencilerini o karanlıkla yüzleşmeye, kendi güçlerini keşfetmeye bırakıyordu.
Hagrid'in az önce verdiği o son ipucu—"Örümcekleri takip edin"—Harry’nin önündeki gerçek yol haritasıydı. Albus şatodan çıkarken, gökyüzüne baktı ve Fawkes’un uzaktan gelen o tiz ötüşünü duydu. Oyun başlamıştı; piyonlar artık kendi başlarına hamle yapmalıydı. Tom Riddle’ın anısı, şatonun derinliklerinde Harry’yi bekliyordu.