Noel tatili yaklaşıyordu ama şatoda neşe yerine buz gibi bir tedirginlik vardı. Harry, Ron ve Hermione, Sırlar Odası’nın varisinin Draco Malfoy olduğunu kanıtlamak için imkansız bir planın eşiğindeydiler. Albus, müdürlük odasından bu hareketliliği adeta bir satranç oyununu izler gibi takip ediyordu. Bir ev cininin Harry’yi engelleme çabasından, öğrencilerin duvarlara yazdığı o korkunç yazıya kadar her şeyin farkındaydı. Ancak bazen bir büyücünün, öğrenmesi gerekenleri kendi çabasıyla bulması gerekirdi.
O gece, Myrtle’ın tuvaleti o meşhur, tekinsiz havasını koruyordu. Hermione’nin haftalarca uğraşıp hazırladığı o balçık kıvamındaki, tüy kadar çamurlu renkteki Çoközlü İksir, üç arkadaşın önünde fokurduyordu.
Albus, odasında Fawkes’un tüylerini okşarken, şatodaki bazı koruyucu büyülerde hafif bir kıpırdanma hissetti. Gençlerin bir şeyler çevirdiğini biliyordu ama bu, okulun huzurunu bozacak bir şey değil, daha ziyade gerçekleri arayan bir çabaydı. Bırak bulsunlar, diye düşündü Albus. Bazen gerçeğe giden yol, iksirlerin o acı tadından geçer.
Harry, Crabbe’in; Ron ise Goyle’un bedenine büründüğünde, aynadaki o yabancı yüzle karşılaşmanın şokunu yaşadılar. Harry, aynadaki yüzüne bakarken kendi gözlerinin o yabancı Crabbe suratında ne kadar eğreti durduğunu fark etti. Üç arkadaş, Slytherin’in yeraltındaki zindanlarına doğru sinsi adımlarla ilerlediler.
Slytherin ortak salonunun o yeşilimsi, su altı ışıklarıyla aydınlanan tekinsiz atmosferinde Malfoy ile karşılaştıklarında, Harry’nin kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi.
"Demek sormak istediğin şeyler var, Potter... yani, Crabbe?" dedi Malfoy, o bildik küstahlığıyla. Harry, yılan dilini bilmediğini ve varis olmadığını kanıtlamak için Malfoy’un ağzından laf almaya çalışırken, aslında çok daha büyük bir gerçeğin—Malfoy’un da hiçbir şey bilmediğinin—farkına varıyordu. Malfoy sadece bir kurbandı; varis o değildi.
Albus, aynı dakikalarda müdürlük odasında kendi zihninin derinliklerine dalmıştı. Malfoy’un aslında bir "varis" olmadığını, bu dehşetin kaynağının çok daha eski, çok daha karanlık bir "anı" olduğunu biliyordu. Harry’nin bu sorgulamasından alacağı tek yanıt, aslında yanlış kapıyı çaldığını anlaması olacaktı.
Harry ve Ron, iksirin etkisi geçmek üzereyken zindanlardan kaçıp o koridora tekrar döndüklerinde, kendilerini bir anlık da olsa o kapana kısılmışlık hissinden kurtardılar. Ancak Albus’un bildiği bir şey vardı: Harry o zindana girdiği an, aslında kendi içindeki o karanlıkla da bir yüzleşme yaşamıştı. Yılan dilini konuşmak onu kötü yapmıyordu, ama bu yeteneği onu Tom Riddle’ın o kadim mirasıyla doğrudan bir bağa oturtuyordu.
Albus, asasını hafifçe masaya vurdu ve odanın ışıkları bir anlığına titredi.
"Arama Harry," diye fısıldadı boş odaya. "Arama, çünkü bulacağın şey bir çocuğun taşıyabileceği kadar basit olmayacak. Varis senin sandığın gibi ete kemiğe bürünmüş, seninle aynı masada yemek yiyen biri değil; o, şatonun duvarlarına sinmiş, geçmişten gelen bir zehir."
Sırlar Odası’nın kapısı bir yerlerde hafifçe aralanıyordu. Harry henüz bilmiyordu ama Hermione’nin bir sonraki hedefi—kütüphanedeki o yasaklı bölümler—ona çok daha büyük bir acı getirecekti.