Cadılar Bayramı gecesiydi. Albus Dumbledore, Büyük Salon’da verilen ziyafetin ardından müdürlük odasına çekilmiş, gelecek olan fırtınayı sezerek asa koleksiyonunu düzenliyordu. Tam o sırada, şatonun koridorlarından yükselen o tiz, paniğe bulanmış çığlık sesi, Müdürlük Odası’nın ağır kapısını bile titreterek içeri sızdı.
Albus, pelerinini hızla omuzlarına attı ve koridorlara fırladı. Şatonun bütün öğrencileri, sanki görünmez bir çekim merkezi varmış gibi ikinci katın koridoruna doğru akıyordu. Albus, kalabalığı bir asa hareketiyle ikiye yardı.
Duvarın üzerinde, meşalelerin titrek ışığında parıldayan o korkunç yazı, kan kırmızısı bir mürekkeple adeta canlı gibi duruyordu:
Sırlar Odası açıldı. Varisin düşmanları, kendinizi kollayın.
Yazının hemen altında, şatonun bekçisi Argus Filch’in kedisi Mrs. Norris, kuyruğundan bir meşale askısına asılmış, sanki bir heykelmiş gibi donmuş halde duruyordu. Gözleri açık ama cansız, bedeni taş gibi soğuktu. Filch, kedisinin başında hıçkırarak ağlıyor, etraftaki öğrenciler dehşet içinde geri çekiliyordu.
Albus, dikkatle Mrs. Norris’e yaklaştı. Bir büyücü gözüyle kediyi inceledi; bu basit bir büyü değildi. Bu, antik ve karanlık bir sanatın, doğrudan ruhu ve bedeni taşlaştıran o kadim gözün etkisiydi. Albus, kedinin donmuş gözlerindeki o korkulu ifadeyi görünce, Tom Riddle’ın o gece şatoya bıraktığı mirasın artık uyandığını anladı.
"Herkes sınıflarına dönsün!" dedi Albus, sesi odayı bir yıldırım gibi kesti. "Derhal!"
Albus, öğrencileri uzaklaştırdıktan sonra Snape ve McGonagall’ı yanına çağırdı. Harry, Ron ve Hermione köşede, olayın tam merkezinde kalmışlardı. Albus, Harry’nin üzerindeki o tuhaf, suçluluk dolu bakışı gördü. Harry, sanki bir şeyleri biliyor ya da bir ses duyuyormuş gibi etrafını kolaçan ediyordu.
"Bu bir uyarı, Minerva," dedi Albus, sesi her zamanki sakinliğinden uzaktı, ilk kez bir endişe kırıntısı taşıyordu. "Sırlar Odası açıldı. Salazar Slytherin’in varisi, şatoya geri döndü."
"Ama bu imkansız!" diye atıldı McGonagall. "Oda sadece bir efsane! Dört kurucudan biri olan Slytherin’in okuldan ayrılmadan önce gizli bir yer inşa edip içine bir canavar koyduğuna dair tek bir kanıt yok!"
Albus, duvardaki kanlı yazıya dokundu. Mürekkep hâlâ ıslaktı. "Efsaneler, içlerinde her zaman bir parça gerçek taşır. Ve bu yazı, o gerçeğin artık bizimle yaşadığını kanıtlıyor."
Albus, Harry’ye doğru döndü. Çocuk, o büyük ve yeşil gözleriyle müdürüne bakıyordu. Albus, o an Harry’nin zihninin içinden geçenleri, o fısıltıları sezdi. Harry, bir şey duymuştu. Bir şey, okulun tesisat borularının derinliklerinden ona seslenmişti. Albus, taşların altına gizlenmiş olan o devasa yılanın, Basilisk’in artık avlanmaya başladığını biliyordu.
O gece, müdürlük odasına döndüğünde, Albus asasını masaya bıraktı ve elleriyle yüzünü kapattı. Tom Riddle’ın 16 yaşındaki o anısı, bir günlüğün sayfalarında yaşıyordu ve şimdi, Harry’nin elleriyle o günlüğü kullanarak şatoyu bir mezarlığa çevirmeye hazırlanıyordu. Albus, satranç tahtasında bir sonraki hamlesini yapmak zorundaydı: Harry’ye güvenmeli miydi, yoksa onu bu tehlikeden uzaklaştırmak için okuldan mı göndermeliydi?
Ama Albus Dumbledore asla kaçmazdı. O, fırtınanın tam ortasında durmayı seçen adamdı.