Albus, müdürlük odasında kendi kendine satranç oynarken, masasının üzerindeki bir diğer hassas alet—Harry’nin güvenliğini izleyen o kadim gümüş aygıt—beklenmedik bir şekilde durdu ve ardından gürültüyle çatırdadı. Bu, Harry’nin üzerinde başka bir türden, yabancı bir büyünün etkili olduğunun işaretiydi. Albus, bunun bir Ölüm Yiyen olmadığını, çok daha tuhaf ve "hizmetkar" ruhlu bir varlığın—bir ev cininin—işi olduğunu hemen anladı.
"Dobby," diye mırıldandı Albus, Fawkes’un tüylerini okşarken. "Demek kendi yöntemlerinle o çocuğu korumaya çalışıyorsun. Niyetin temiz olabilir ama Harry’nin kaderi o duvarların arasında yazıldı."
Harry’nin odasında ise işler çok daha karışıktı. Dobby, o kocaman gözleri ve bitmek bilmeyen şapşallığıyla Harry’nin odasına sızmış, tüm mektupları çalmış ve Dursley ailesinin o çok önemli iş yemeğini—bay Mason ve karısının ziyareti—tek bir pasta kazasıyla havaya uçurmuştu. Dobby, Harry’nin Hogwarts’a gitmesini engellemeye çalışıyordu çünkü orada Harry’yi bekleyen tehlikeyi (Sırlar Odası'nın açılacağını) sezmişti.
Albus, Hogwarts’tan gönderdiği mektupların Harry’ye ulaşmadığını, baykuşların elleri boş döndüğünü gördüğünde durumu tam olarak kavradı. Harry Potter, şu an büyü dünyasından tamamen izole edilmiş, tecrit altındaydı. Ancak Albus, büyüye asla doğrudan müdahale etmemeyi, kaderin kendi akışını bulmasını—veya bazen biraz "yardım almasını"—tercih ederdi.
Ron Weasley’nin, kardeşleri Fred ve George ile birlikte o eski, modifiye edilmiş uçan arabaya atlayıp Surrey’ye doğru yola çıktığını sezdiğinde, Albus sadece gülümsedi. Büyü Bakanlığı’nın Muggle eşyalarını modifiye etme yasaklarını çiğneyen bu "genç maceraya", şatonun müdürü olarak gözünü kapatabilirdi. Hatta, belki de şatonun koruma büyülerinden o gece ufak bir "açık" bırakarak, arabaların sokağa rahatça inmesini kolaylaştırdı.
Albus, odasının penceresinden uzaklara, güneye doğru baktı. Harry o arabanın içinde, Ron’un yanında, Hogwarts’a doğru uçarken, o çocuğun içindeki o kadim maceracı ruhun nasıl körüklendiğini hissedebiliyordu.
"Git Harry," dedi Albus, gece karanlığına doğru. "Git ve o meşhur Sırlar Odası’nın kapılarını arala. Tom Riddle’ın o karanlık hatırasıyla ilk kez gerçekten yüzleşmen gerekecek. Ve bu sefer, yanında sadece cesaretin değil, çok daha kadim bir mirasın da olacak."
Albus, masasına döndü ve tüy kalemini eline aldı. Bu yıl okula çok özel birini, büyü dünyasının o parlak, kendini beğenmiş ama aslında sadece bir "hafıza silme" ustası olan Gilderoy Lockhart’ı atamıştı. Harry’nin karşısına çıkacak olan o gerçek canavarı, bu sahte kahramanın gölgesinde çok daha net görebileceğini umuyordu. Satranç tahtası hazırdı; piyonlar yerini alıyor, kale (uçan araba) ise çoktan hareket etmişti.