Büyük Salon, bu kez yeşil ve gümüş renklerle süslenmişti. Slytherin binası, üst üste kazandığı kupa zaferleriyle salonun hakimi gibi görünüyordu. Ancak Albus Dumbledore, müdür kürsüsüne çıktığında tüm salon anında sustu. Harry’nin ve arkadaşlarının o son geceki kahramanlıkları, Albus’un onları ödüllendirmek için mükemmel bir sahne kurmasını sağlıyordu.
"Yıl boyunca gösterilen çabalar neticesinde," dedi Albus, sesi salondaki en uzak köşeye kadar ulaşıyordu, "Puan durumu şöyle: Dördüncü sırada 312 puanla Gryffindor, üçüncü sırada 352 puanla Hufflepuff, ikinci sırada 426 puanla Ravenclaw ve 472 puanla Slytherin!"
Slytherin masası bir bayram havasına büründü, Draco Malfoy’un küstah gülüşü yüzüne yayıldı. Ancak Albus, gözlüğünün üzerinden o meşhur, muzip bakışlarını fırlattı.
"Ancak," diye devam etti Albus, sesi biraz daha derinleşerek. "Son anlarda yaşanan bazı olayları da hesaba katmamız gerekiyor. Öncelikle; şahsi cesaretinden dolayı Neville Longbottom’a 10 puan! Düşmanlarına karşı gösterdiği soğukkanlılıktan dolayı Ronald Weasley’ye 50 puan! Saf zekasından dolayı Hermione Granger’a 50 puan! Ve son olarak, Harry Potter’a; şahsi cesaretinden dolayı 60 puan!"
Salon bir anda Gryffindor’un kükreyişiyle sarsıldı. Slytherin masası adeta buz kesti. Albus son hamlesini yaptı: "Tüm bu puanlar sonucunda, kupa Gryffindor’un oluyor!"
Tavan süslemeleri kırmızı ve altına bürünürken Albus, köşedeki masasında sessizce oturan Severus Snape’e baktı. Snape, o soğuk ifadesiyle sadece kadehindeki şarabı yudumluyordu ama gözlerinde o eski, tanıdık acı vardı. Albus, onun bu zaferden ne kadar hoşnutsuz olduğunu biliyordu ama bu oyunun bir parçasıydı. Harry’ye, kazandığını hissettirmesi gerekiyordu.
Okul boşaldığında, Hogwarts adeta derin bir uykuya daldı. Harry, Privet Drive’a, o boğucu merdiven altı dolabına ve kendisini büyücü olduğu için hor gören Dursley ailesinin yanına dönmüştü. Albus ise müdürlük odasında, masasının üzerindeki o gümüş aletlerin—geleceği öngören o karmaşık mekanizmaların—yavaşça döndüğünü izliyordu.
Harry’nin yaz tatili, büyüden uzak, mektupsuz, sessiz geçecekti. Ama Albus’un zihninde başka bir endişe vardı. Tom Riddle’ın o gece Quirrell’dan süzülüp giden o kara silueti, şatonun duvarlarında gizli, antik bir tehlikeyi uyandırmıştı. Sırlar Odası. Albus, Harry’nin bu yaz yaşayacağı o yalnızlığı biliyordu. Hatta bir noktada, ona mektup gelmemesi için—evet, Harry’nin şatoya dönme isteğini kamçılamak ve korumayı pekiştirmek için—biraz müdahale etmesi gerekeceğini bile düşünüyordu.
"Şimdilik dinlen Harry," diye fısıldadı Albus, odasındaki Fawkes’a bakarak. "Çünkü gelecek yıl, şatonun duvarları arasından gelen o fısıltıları duymaya başlayacaksın. Tom’un mirası sadece Quirrell değil, çok daha köklü ve çok daha tehlikeli bir şey. Ve o şey, ancak senin cesaretinle gün yüzüne çıkacak."
Albus eline tüy kalemini aldı. Önündeki boş parşömene, yeni eğitim dönemi için bazı hazırlıklar not etmeye başladı. Gilderoy Lockhart gibi şarlatanları okula doldurmanın vakti gelmişti; çünkü bazen, büyü dünyasına ne kadar saçma birinin kahraman olabileceğini göstermek, gerçek kahramanın kim olduğunu kanıtlamanın en iyi yoluydu.