Albus Dumbledore, Londra'daki Sihir Bakanlığı'ndaki acil toplantıdan gelen sahte bir baykuşun oyun olduğunu anladığı an, Mürver Asa'sını cübbesinin içine gizleyip şatoya cisimlendi. Profesör Snape'in odasından gelen hafif barut kokusunu ve şatonun enerjisindeki o tuhaf dalgalanmayı hissedebiliyordu. Tom Riddle'ın, Quirrell'ın bedenini bir parazit gibi kullanarak son hamlesini yaptığını anlamıştı.
Üçüncü kat koridorundaki kapıyı kırıp labirente daldığında, Albus’un adımları bir ordu ağırlığındaydı. Fluffy’nin horultusu, Şeytan Kapanı’nın iniltisi, kırılan kanat sesleri ve satranç taşlarının o kulakları sağır eden parçalanma seslerini geride bırakıp son odaya ulaştığında, manzara tam da tahmin ettiği gibiydi.
Odanın ortasında, Quirrell’ın cılız bedeni yerde yatıyordu. Albus, odaya girdiği anda havayı yaran, o çığlık gibi gelen sesi duydu: Voldemort’un sesi.
“Albus Dumbledore... Bir adım daha yaklaşırsan, çocuk ölecek!”
Albus, elindeki asayı yavaşça indirdi. Gözleri, yerde cansız gibi yatan Harry’nin üzerine kaydı. Harry, annesinin sevgi büyüsünün o son kalıntılarıyla Quirrell'ın yüzüne dokunmuştu ve bu temas, karanlık sanatın en eski kurallarından birini tetiklemişti: Saf sevginin yakıcı dokunuşu.
Quirrell, elleri kömürleşmiş halde çığlık atarak kaçmaya çalışıyor ama ruhu vücudundan sürüklenerek ayrılıyordu. O simsiyah, dumanlı bir siluet gibi Quirrell'ın bedeninden süzüldü ve Albus’a doğru, bir hortum gibi savruldu. Albus, devasa bir koruma kalkanı (Protego Horribilis) ördü. Ruh parçası kalkanına çarptığında odadaki tüm camlar patladı, meşaleler söndü.
"Gidebilirsin Tom," dedi Albus, sesi o karanlık ruh parçasından bile daha soğuktu. "Bir beden daha yakıp başka bir ormana sığınabilirsin. Ama bu çocuğa dokunamazsın. Onun damarlarında, senin asla anlayamayacağın bir kalkan var."
Voldemort'un o tiz, vahşi gülüşü odada yankılandı: "Henüz yenilmedim Dumbledore! Daha çok parçam var, daha çok karanlığım!"
Siluet, pencereden dışarı, yasak ormanın derinliklerine doğru bir yıldırım hızıyla kaçıp gitti. Albus, asasını indirip hemen Harry’nin yanına koştu. Bebek kadar masum, ama omuzlarında dünyanın yükünü taşıyan çocuk, odanın soğuk taş zemininde bilincini kaybetmiş yatıyordu.
Albus, Harry’yi kucağına aldı. O an Harry'nin alnındaki yara izi o kadar sıcak ve acı doluydu ki, Albus kendi elinin yandığını hissetti. Tom'un ruhunun bir parçası o an Harry'ye mühürlenmişti. Albus, bu gerçeği bildiği halde, o masum çocuğun saçlarını okşadı.
"Henüz çok erken Harry," diye fısıldadı Albus, şatonun revirine doğru yürürken. "Çok erken. Ama hayatının en büyük savaşına, ilk adımı attın."
O gece, şato derin bir sessizliğe gömüldü. Bakanlık habersizdi, dünya huzur içindeydi; ama Albus, Hogwarts'ın müdür koltuğuna döndüğünde, önündeki boş satranç tahtasına baktı. Tom gitmişti ama Harry'nin alnındaki iz, bir sonraki oyunun çok daha kanlı geçeceğinin habercisiydi.