1991 yılının Noel sabahında, Hogwarts şatosu bembeyaz bir kar örtüsüyle kaplanmıştı. Herkes tatilin ve hediyelerin tadını çıkarırken, Albus Dumbledore müdürlük odasındaki penceremden dışarı bakıyordu. Elinde, su gibi akan, dokunulduğunda sanki dokunulmazlığı hissettiren gümüşi gri bir kumaş tutuyordu: Görünmezlik Pelerini. James’in peleriniydi bu. Yıllar önce, Ölüm Yadigarları'nın gizemini çözmek için James'ten ödünç almıştı ama şimdi bu pelerini oğluna, Harry’ye geri verme zamanı gelmişti. Albus, tüy kalemiyle küçük bir parşömene o meşhur notu yazdı: “Baban ölmeden önce bunu bana bırakmıştı. Geri verilme zamanı geldi. İyi kullan. Çok Mutlu Bir Noel Dilerim.” Mektubu pelerinin arasına sıkıştırıp paketi Harry’nin yatakhanesine gönderirken biliyordu; Harry bu pelerini aldığında kuralları çiğneyecek, şatonun gizli köşelerini keşfedecekti. Tam da Albus’un istediği gibi.
Aradan birkaç gece geçti. Gece yarısı, şatonun terk edilmiş sınıflarından birinde, ay ışığı devasa, altın çerçeveli aynanın üzerine vuruyordu. Bu, Albus’un kırk yıl önce kendi geçmişiyle yüzleştiği Erised Aynası’ydı.
Aynanın önünde, havada süzülen bir kafa gibi duran Harry Potter dikiliyordu. Pelerinini omuzlarına indirmiş, aynadaki anne ve babasının hayaline gözyaşları içinde bakıyordu. Günlerdir buraya geliyor, geçmişin hayaliyle büyüleniyordu.
Karanlık köşede, yarı görünmez bir büyüyle bekleyen Albus Dumbledore, yavaşça gölgelerin içinden sıyrıldı. Ses tonu, bir gece esintisi kadar yumuşaktı:
"Demek sen de pek çokları gibi Erised Aynası’nın cazibesine kapıldın, Harry."
Harry korkuyla arkasına döndü, pelerini gizlemeye çalıştı. "Profesör Dumbledore! Ben... sizi görmedim."
"Görünmez olmak için bir pelerine ihtiyacım yok, Harry," dedi Albus, hafifçe gülümseyerek yanına yürüdü. Aynaya değil, Harry’nin o hüzünlü yüzüne baktı. "Bu aynanın ne işe yaradığını anladın mı?"
Harry başını salladı. "Bize ailemi gösteriyor."
"Sadece senin aileni değil, Harry. Bu ayna bize kalbimizin en derin, en çaresiz arzusunu gösterir. Sen aileni hiç tanımadın, bu yüzden onları görüyorsun. Arkadaşın Ron baktığında ise kardeşlerinin arasında en başarılı olan kendini görüyor." Albus, elini Harry’nin omzuna koydu. Sesi bu kez ciddi bir uyarı taşıyordu. "Ancak bu ayna bize ne bilgi verir, ne de gerçekleri gösterir. İnsanlar bu aynanın karşısında, gördükleri hayalin gerçek olup olmadığını ayırt edemeyerek çıldırdılar, eriyip gittiler."
Harry yutkundu, gözlerini aynadan ayırmaya çalışarak Dumbledore’a baktı. "Siz profesör... Siz baktığınızda ne görüyorsunuz?"
Albus bir an duraksadı. Aynanın camındaki yansımasına, o gümüş sakallı yaşlı adama baktı. Oysa aynanın derinliklerinde hâlâ el ele tutuşan Ariana, annesi Kendra, babası Percival ve hatta bir köşede ona mahzun gözlerle bakan genç Gellert duruyordu. Ama 11 yaşındaki bir çocuğa bu yükü anlatamazdı.
Dudaklarında o muzip, sevimli tebessüm yeniden belirdi. "Ben mi? Kendimi elinde bir çift kalın, yün çorap tutarken görüyorum."
Harry şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Çorap mı?"
"Evet. İnsanlar bana hep kitap alıyor, ama bir çift sıcak yün çorabın yerini hiçbir şey tutamaz," dedi Albus, göz kırparak. "Şimdi Harry, bu ayna yarın yeni evine taşınacak. Senden ricam, onu bir daha aramaya kalkma. Rüyalara bağlanıp yaşamayı unutmak doğru değildir. Pelerinini al ve yatağına dön."
Harry pelerinini üzerine geçirip odadan çıkarken, Albus aynanın karşısında tek başına kaldı. Kendi hayaletlerine baktı. Felsefe Taşı’nı bu aynanın içine gizleme büyüsünü bu gece tamamlayacaktı. Tom Riddle bu odaya geldiğinde, aynada sadece kendi gücünü görecek ve hapsolacaktı; Harry ise sadece taşı korumak isteyeceği için aynanın sırrını çözecekti. Satranç tahtasındaki son hamle de yapılmıştı.