Büyük Salon’un tavanı, dışarıdaki yıldızlı gökyüzünü birebir yansıtıyor, yüzlerce yüzen mumun ışığı dört büyük binanın masalarını aydınlatıyordu. Albus Dumbledore, öğretmenler kürsüsünün tam ortasındaki o altın yaldızlı, arkalığı devasa müdür koltuğunda oturuyordu. Uzun, gümüş rengi sakalını eliyle sıvazlarken, mavi gözleri salonun giriş kapısındaki o heyecanlı birinci sınıfların üzerindeydi.
Profesör McGonagall, elindeki parşömen listesiyle öne çıktı. Taburenin üzerinde duran eski, yamalı Seçmen Şapka ilk şarkısını bitirmişti.
"Potter, Harry!"
Minerva’nın sesi salonda yankılandığı an, dört masadaki fısıldaşmalar bir anda bıçak gibi kesildi. Herkes kafasını uzatmış, o efsanevi çocuğu görmeye çalışıyordu. Harry, ürkek adımlarla tabureye doğru yürüdü. Üzerindeki cübbe ona biraz büyük gelmişti.
Albus, koltuğunda hafifçe öne doğru eğildi. Gözlüğünün üzerinden Harry’nin yüzüne bakarken kalbinde beliren o yoğun şefkati saklamaya çalıştı. Bu çocuk, James ve Lily’nin yaşayan tek parçasıydı.
Şapka Harry’nin kafasına indi ve gözlerini kapattı. Salon ölüm sessizliğine bürünmüştü. Albus, şapkanın Harry’nin zihnindeki o karanlık odayla—yani farkında olmadan taşıdığı Tom Riddle’ın ruh parçasıyla—karşılaştığında ne yapacağını çok iyi biliyordu. Şapka tereddüt etti, Slytherin’i düşündü ama Harry’nin içindeki o saf, bencil olmayan cesaret ağır bastı.
"GRYFFINDOR!" diye haykırdı şapka.
Gryffindor masası çılgınlar gibi alkışlamaya başladı. Weasley ikizleri "Potter bizde! Potter bizde!" diye tempoyla bağırırken, Albus ayağa kalktı ve o muazzam, asil gülümsemesiyle Harry’yi alkışladı. Harry masaya doğru yürürken bir an başını kaldırıp öğretmenler kürsüsüne, Dumbledore’a baktı. Albus, kadehini genç çocuğa doğru hafifçe kaldırarak onu selamladı.
Ancak tam o saniyede, satranç tahtasındaki o tehlikeli piyonların enerjisi odada çarpıştı.
Harry, Gryffindor masasına otururken aniden elini alnındaki o şimşek şeklindeki yara izine götürdü ve acıyla yüzünü ekşitti. Albus’un o her şeyi gören keskin gözleri bu anı kaçırmamıştı. Harry’nin o salisede nereye baktığını takip etti.
Harry, kafasına tuhaf, mor bir sarık sarmış olan Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni Profesör Quirrell’a ve onun yanında oturan, simsiyah saçları ve solgun yüzüyle ona dik dik bakan Severus Snape’e bakıyordu.
Albus’un içi bir anda buz kesti. Harry, Snape’in kendisine olan nefretini hissettiğini sanmıştı ama Albus gerçeği biliyordu: Yara izini sızlatan şey Snape değil, Quirrell’ın sarığının arkasında saklanan, Arnavutluk ormanlarından sinsi bir parazit gibi dönen Tom Riddle’ın ta kendisiydi. Voldemort, bir öğretmenin bedenini ele geçirerek şatoya, Albus’un burnunun dibine kadar sızmıştı.
Albus, yüzündeki o neşeli müdür maskesini bozmadı. Ayağa kalktı, kollarını iki yana açarak o meşhur zırva sözlerini söyledi: "Kurnazlık! Ağlamak! Kalıntı! Çimdik! Teşekkürler!"
Herkes gülerken ve tabaklar bir anda yemekle dolarken, Albus yavaşça yerine oturdu. Bakışları Quirrell’ın sarığına kilitlenmişti. Tom Riddle yuvaya dönmüştü ve ilk hamlesini bu yıl yapacaktı. Albus, elindeki Mürver Asa’yı cübbesinin altında sıkıca kavrarken, Harry’yi korumak ve Tom’un gücünü test etmek için bu yıl şatoda çok tehlikeli bir oyun kurmak zorunda olduğunu anladı: Felsefe Taşı Oyunu.