Surrey’deki Privet Drive sokağı, gece yarısını vurduğunda bir mezarlık kadar sessizdi. İngiltere’nin diğer yerlerinde büyücüler kadehlerini "Yaşasın Sağ Kalan Çocuk!" diyerek Harry Potter’ın şerefine kaldırırken, bu düzgün, sıkıcı Muggle sokağının köşesinde ani bir beliriş gerçekleşti.
Albus Dumbledore, uzun gümüş renkli sakalı ve parıldayan mor peleriniyle sokağın ortasında dikiliyordu. Yamuk burnunun üzerindeki yarım ay gözlüklerini düzeltti ve cübbesinin gizli cebinden o pirinçten yapılmış, çakmağa benzeyen kadim nesneyi—IşıkSöndüren’i (Deluminator)—çıkardı.
Klik.
En yakındaki sokak lambasının ışığı bir kıvılcım gibi havaya fırladı ve IşıkSöndüren’in içine hapsoldu. Albus, aleti on iki kez çıtlattı; ta ki bütün sokak karanlığa gömülene ve evlerin pencerelerinden bakabilecek meraklı bir Muggle gözü için görünmez olana kadar.
Sokağın köşesinde günlerdir bekleyen tekir bir kedi, yavaşça Dumbledore’a doğru yürüdü ve saniyeler içinde zümrüt yeşili cübbesi, sert bakışlarıyla Profesör McGonagall’a dönüştü. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı.
"Müdür Dumbledore... Haberler doğru mu?" diye fısıldadı Minerva, sesi titreyerek. "James ve Lily... Gerçekten öldüler mi? Ya o çocuk? Harry?"
"Korkarım ki doğru, Minerva," dedi Albus, sesi sokağın karanlığında bir çınar yaprağı gibi hışırdadı. "Hem iyi haberler hem kötü... Ama hepsi bitti. Voldemort gitti."
McGonagall, sokağın sonundaki 4 numaralı eve baktı. "Onu buraya mı bırakacağız? Albus, yapma! Bütün gün onları izledim. Hayatımda bu Petunia ve Vernon Dursley kadar berbat, büyüden bu kadar nefret eden insanlar görmedim! Çocuğa asla bizim gibi bakamazlar."
"Haklısın, bakamazlar," dedi Albus, gözleri karanlık evde gezindi. Kalbi sızlıyordu ama o bilge stratejist zihni, duygularının önüne geçmek zorundaydı. "Bu çocuk büyü dünyasında büyürse, daha konuşmayı bile öğrenmeden bir efsaneye dönüşecek. Her kitap onun adını yazacak. Şöhret, bir çocuğun zihnini Voldemort’tan daha hızlı zehirler. Ayrıca... Lily’nin kanı burada yaşıyor. Teyzesinin evi, Harry’yi Tom’un geri kalan Ölüm Yiyenleri’nden koruyacak tek yer. Kan koruması burada aktif kalacak."
Tam o sırada, gökyüzünden gelen boğuk bir motor gürültüsü sessizliği böldü. Sirius Black’in o uçan devasa motosikleti, karlı gökten süzülerek sokağa indi. Dev Rubeus Hagrid, motosikletin üzerinden indi; kollarının arasında kundaklanmış, battaniyelere sarılı minik bir bebek tutuyordu.
Hagrid hıçkırarak bebeği Albus’a uzattı. "Bristol’un üzerinde uyuyakaldı, Profesör," dedi devasa adam, gözyaşlarını cübbesinin koluyla silerek.
Albus, Harry’yi kucağına aldı. Bebeğin saçlarının arasından parıldayan o taze, şimşek şeklindeki yara izine son bir kez baktı. Lily’nin canı pahasına kurduğu o kadim kalkan, şimdi bu Muggle evinin sınırlarında mühürlenecekti.
Albus yavaşça 4 numaranın taş basamaklarına yürüdü. Bebeği şefkatle kapının önüne bıraktı ve cübbesinden çıkardığı, Petunia Teyze’ye her şeyi (kız kardeşinin ölümünü, kehaneti ve kan bağının getirdiği sorumluluğu) anlatan o ağır, zümrüt yeşili mürekkeple yazılmış mektubu kundağın arasına sıkıştırdı.
Geri çekildi. Üç büyücü, karanlığın içinde kundaktaki o küçük mucizeye baktılar.
"İyi şanslar, Harry," diye mırıldandı Albus.
Arkasına döndü, IşıkSöndüren’i tekrar çıtlatarak sokağın tüm lambalarını tek bir saniyede geri verdi. Bir pelerin hışırtısıyla ortadan kaybolurken, Albus Dumbledore büyü dünyasını on bir yıllık yalancı bir barışa uğurluyordu. Satranç tahtasının en önemli piyonu, zamanı gelene kadar bu Muggle dolabında saklanacaktı.