Rüzgar, tepenin üzerindeki çıplak ağaçları çılgın gibi sallıyor, yağan yağmur Albus’un uzun pelerinini ağırlaştırıyordu. Albus, elinde Mürver Asa ile zifiri karanlığın ortasında bekliyordu. Tam o sırada, bir cisimlenme sesiyle birlikte birkaç metre ötede siyah bir siluet belirdi.
Genç Severus Snape, dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Saçları yüzüne yapışmış, gözlerinde saf bir delilik ve çaresizlik parıldıyordu. Korkudan nefes alamıyor gibiydi. Dehşet içinde Dumbledore’a doğru emekledi.
"Müdür... Lütfen..." diye hıçkırdı Snape, sesi rüzgarda neredeyse kayboluyordu. "O... Karanlık Lord kehaneti anladı. Potterlar’ın peşine düşecek. Lily’yi... Lily Evans’ı öldürecek!"
Albus, tepeden aşağı, karanlıkta kaybolan şehre baktı. Sesi, etraftaki fırtınadan bile daha soğuk ve mesafeliydi: "Kehanetin o kısmını ona bizzat sen götürdün, Severus. Kendi ellerinle imzaladığın ölüm fermanı için şimdi neden ağlıyorsun?"
"Bilmiyordum!" diye bağırdı Snape, acıyla başını toprağa vurarak. "Onun Lily olduğunu bilmiyordum! Karanlık Lord’a yalvardım... Onun canını bağışlamasını istedim, onun yerine çocuğun canını almasını söyledim..."
Albus, bu sözü duyduğu an gözlerinde şimşekler çaktı. Asasını sertçe Snape’in çenesine doğru uzattı. Yüzündeki o bilge hoca ifadesi gitmiş, yerine yaşayan en güçlü büyücünün o ürkütücü ihtişamı gelmişti.
"Senden iğreniyorum, Severus," dedi Albus, sesi bir cellat baltası gibi keskindi. "Bir annenin yaşayıp, kundaktaki bebeğinin katledilmesine razı olmak... Sadece kendi arzunu düşünen bir zavallısın."
Snape, asanın ucundaki ölümcül ışığa rağmen geri çekilmedi. Gözyaşları yağmur suyuna karışıyordu. "O zaman hepsini saklayın... Onu koruyun... Potterlar’ı güvenli bir yere alın, yalvarırım."
Albus, asasını yavaşça indirdi. Karşısındaki bu aciz, aşkı uğruna ruhunu teslim etmeye hazır genci izledi. Albus, aşkın insanı nasıl bir canavara, ama aynı zamanda nasıl bir fedaiye dönüştürebileceğini kendi geçmişinden (Gellert’tan) çok iyi bilirdi. Snape’in içindeki o saf aşk kıvılcımını gördü. Bu kıvılcım, Tom Riddle’ı yıkacak en büyük silaha dönüşebilirdi.
"Eğer onları saklarsam, Severus..." dedi Albus, ses tonunu yumuşatarak ama kelimelerini birer pranga gibi seçerek. "Karşılığında bana ne vereceksin?"
Snape, Dumbledore’un o derin, her şeyi gören mavi gözlerine baktı. Hayatının, ruhunun ve geleceğinin artık bittiğini biliyordu. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı.
"Her şeyimi," diye fısıldadı Snape. "Her şeyimi veririm."
Albus, elini uzatıp Snape’i o çamurlu topraktan kaldırdı. O gece, o fırtınalı tepede, büyü dünyasının en büyük çift taraflı ajanı doğmuştu. Albus, Potter ailesini gizlemek için Fidelius Büyüsü de dahil tüm korumaları devreye sokacaktı; ama karşılığında Severus Snape, ömrünün sonuna kadar Dumbledore’un gölgesi, casusu ve en ağır sırlarının hamalı olacaktı.