Nurmengard Meydanı’nda zaman durmuştu. Grindelwald’ın ordusu ve geriye kalan son Seherbaz ittifakı, silahlarını indirmiş, meydanın ortasındaki iki figüre bakıyordu. Rüzgar, Gellert’ın kararmış pelerinini savururken, elindeki mürver pütürlü o efsanevi asa (Mürver Asa) saf, beyaz bir ölüm enerjisiyle çıtırdıyordu.
Albus Dumbledore, kır saçları ve sarsılmaz duruşuyla tam karşısındaydı. Aralarında elli yıllık bir yaşanmışlık, bir aşk, bir ihanet ve dökülen aile kanı vardı.
"Sonunda Albus," dedi Gellert, sesi meydanda yankılanan bir çan gibiydi. "Elimde ölümün en kadim gücü var. Bu asa yenilmez. Beni durduramazsın. Bizim hayalimiz olan o dünyayı kendi ellerimle kuracağım!"
Albus, dişbudak ağacından asasını siper vaziyetine getirdi. Mavi gözlerinde artık hüzün yoktu; sadece bir halkı ve dünyayı kurtarmanın o soğuk kararlılığı vardı. "Hayallerimiz Godric’s Hollow’da, o dar salonda öldü Gellert. Bugün sadece bir canavarı ait olduğu yere, hücreye kapatmaya geldim."
Söz bitti. İlk hamleyi Grindelwald yaptı. Mürver Asa’nın ucundan fırlayan saf, mor bir yıldırım fırtınası gökyüzünü ikiye böldü. Albus, asasını havada bir daire şeklinde çevirerek o güne kadar görülmemiş büyüklükte, altın sarısı bir koruma kalkanı (Aegis) ördü. Yıldırımlar kalkana çarptığında çıkan ses dağları titretti.
Düello sıradan bir ışık savaşı değildi; adeta sihrin tüm elementlerinin büküldüğü bir sanat eseriydi. Gellert, yerdeki devasa taş blokları canlandırıp Albus’un üzerine vahşi kurtlar gibi saldırtırken; Albus havayı yoğunlaştırarak o taşları anında masum su damlacıklarına dönüştürüyordu. Meydan bir an cehennem ateşleriyle kavruluyor, bir an dondurucu bir fırtınayla sarsılıyordu.
Gellert, Mürver Asa’nın yenilmez gücüne güvenerek sürekli saldırıyordu. Ancak Albus’un dehası ve stratejisi, asanın saf gücünü eritiyordu. Albus, Gellert’ın her hamlesini bir satranç ustası gibi önceden tahmin ediyor, onun kibrini ona karşı kullanıyordu.
Büyü akımları havada birbirine kilitlendiğinde, o eski bağın hatırası son kez iki asanın ucunda parladı. Gellert, gözlerinde ilk kez beliren o yenilgi korkusuyla bağırdı: "Beni öldürecek misin Albus? O gece kız kardeşini öldürdüğün gibi beni de mi yok edeceksin?"
Bu söz, Albus’un kalbine saplanan son ok olabilirdi. Ama Albus gözlerini bile kırpmadı. Aberforth’un sözleri zihninde çınlıyordu. "Ben o acıyla yaşamayı öğrendim Gellert," dedi Albus içinden.
Albus, asasını sert bir hamleyle yukarı doğru savurdu. Havada süzülen su damlalarını saf gümüşten zincirlere dönüştürdü. Mürver Asa’nın fırlattığı son yıkım büyüsünü esnek bir Biçim Değiştirme hamlesiyle saptırdı ve o gümüş zincirleri doğrudan Gellert’ın bedenine doladı.
Zincirler Grindelwald’ı sardığı an, Mürver Asa havaya fırladı. Albus, elini uzatarak o efsanevi asayı havada yakaladı. Asa, Albus’un parmaklarıyla buluştuğu an, yeni efendisinin o devasa, bilge ve kibirden arınmış gücünü hissetti ve boyun eğerek parıldamayı kesti.
Gellert Grindelwald, dizlerinin üzerine çökmüştü. Yenilmişti. Elindeki yenilmez asa, onu terk etmişti.
Albus, elinde Mürver Asa ile eski dostunun tepesinde dikildi. Onu öldürmedi. Çünkü Albus biliyordu ki, en büyük ceza ölüm değil, kendi kurduğun o karanlık kalenin (Nurmengard) en tepesindeki hücrede, ömrünün sonuna kadar kendi kibrinin enkazını izlemekti.
1945 savaşı bitmişti. Albus Dumbledore, büyü dünyasının mutlak kurtarıcısı, yaşayan en güçlü büyücü unvanıyla tarihe geçmişti. Ama onun için bu bir zafer değil, sadece bitmesi gereken bir trajedinin son perdesiydi.