Hogwarts’ın Müdür Odası’nda (Albus o dönem henüz müdür olmasa da, okulun fiili koruyucusuydu) masanın üzerinde Avrupa’nın kararmış haritası duruyordu. Fransa düşmüş, Almanya tamamen Grindelwald’ın kontrolüne geçmiş, Sihir Bakanlığı teslim bayrağını çekmek üzereydi. Pencerelerin dışındaki gökyüzü, sanki yaklaşan felaketi haber verir gibi kıpkırmızıydı.
Sihir Bakanı feryat eden mektuplar gönderiyordu: "Albus, onun elinde o efsanevi yenilmez asa var! Ordusu sınırımıza dayandı. Eğer sen araya girmezsen büyü dünyası diye bir şey kalmayacak!"
Albus, odanın köşesindeki şöminenin ateşine bakıyordu. Saçları ve sakalı artık tamamen kırlaşmış, yüzündeki çizgiler derinleşmişti. Kan Damgası kolyesi Butan’da parçalanmıştı, yani önünde hiçbir büyülü engel yoktu. Ama Albus’u durduran şey büyü değil, hâlâ o eski, köklü korkuydu.
"Ben neden korkuyorum?" diye fısıldadı Albus kendi kendine, şöminenin çıtırtıları arasında.
Korkusu Grindelwald’ın gücü ya da Mürver Asa’nın yenilmezliği değildi. Albus, o dar salonda kız kardeşini öldüren o lanetli büyüyü kendisinin fırlatmış olma ihtimalinden korkuyordu. Eğer Gellert ile karşı karşıya gelirse ve Gellert ona "O gece Ariana'yı sen vurdun, Albus" derse, bu gerçeğin ağırlığı altında ezilmekten korkuyordu. Kendini korumak için kaçtığı o bilge profesör maskesi, o düello meydanında tamamen paramparça olabilirdi.
O sırada odanın kapısı yavaşça açıldı. İçeri giren kişi Aberforth’tu. Yıllardır abisiyle tek kelime konuşmayan, Godric's Hollow'da keçileriyle yaşayan o öfkeli adam, üstünde eski bir seyahat peleriniyle dikiliyordu.
Albus şaşkınlıkla ayağa kalktı. "Aberforth? Senin burada ne işin var?"
Aberforth, masadaki kararmış haritaya, ardından abisinin o hüzünlü, yamuk burunlu yüzüne baktı. Öfkesi hâlâ oradaydı ama gözlerinde ilk kez bir teslimiyet vardı.
"Dünya yanıyor, Albus," dedi Aberforth, sesi bir kaya kadar sert ve pürüzlüydü. "Köydeki Muggle’lar bile gökteki o karanlık enerjiyi hissediyor. O sarı saçlı iblis, annemin ve kız kardeşimin kemiklerini sızlatıyor. Sen burada oturup geçmişin günahlarını mı tartacaksın?"
Albus başını eğdi. "Ben... O geceyi duymaktan korkuyorum Aberforth. Eğer onunla savaşırsam, bana Ariana’yı kimin öldürdüğünü söyleyecek."
Aberforth abisinin yanına yürüdü, onun omzunu neredeyse sarsarak kavradı. "Sana o gece o büyüyü kimin fırlattığını söyleyeyim mi Albus? Hiçbirimizin önemi yok! O gece Ariana’yı hepimizin kibri, hepimizin öfkesi öldürdü. Sen o vicdan azabını elli yıldır taşıyorsun, ben de taşıyorum. Ama eğer yarın o meydana çıkıp o canavarı durdurmazsan, dünyadaki binlerce masum çocuğu bizzat kendi ellerinle öldürmüş olacaksın!"
Aberforth, abisinin eline o eski, dişbudak ağacından yapılma asasını tutuşturdu. "Git ve o işi bitir, Albus. Dumbledore adını kibrinle kirlettin, şimdi onu dünyayı kurtararak temizle."
Aberforth odadan çıkarken, Albus elindeki asaya baktı. İçindeki o son tereddüt zinciri de o an kırıldı. Kardeşinin bu sert affedişi, ona ihtiyacı olan o son gücü vermişti. Albus pelerinini üzerine geçirdi, asasını sıkıca kavradı. Yarın 1945’ti. Yarın, büyü tarihinin gördüğü en büyük, en epik düellonun günüydü. Albus Dumbledore, kaderiyle yüzleşmek için şafak vaktine doğru ilk adımını attı.