Butan’ın bulutlara değen o kadim tapınağının meydanında binlerce büyücü toplanmıştı. Grindelwald, kara büyüyle canlandırdığı Chilin’i önünde diz çöktürerek hileli zaferini ilan etmek üzereyken, Newt sislerin arasından sıyrıldı ve canlı olan, saf ruhlu gerçek Chilin’i meydanın ortasına bıraktı.
Yalan ifşa olmuş, Gellert’ın kurduğu o devasa illüzyon saniyeler içinde yerle bir olmuştu. Meydandaki kalabalık uğultuyla sarsılırken, Grindelwald’ın gözlerinde o Godric’s Hollow gecesindeki vahşi, acımasız ölüm ışığı yeniden yandı. Kibrinin ve planlarının yıkılmasını hazmedemiyordu.
Gellert, asasını doğrudan meydandaki Credence’a (Aberforth’un oğlu Aurelius’a) çevirdi. "Avada Kedavra!" diye haykırdı. Yeşil ölüm ışığı havayı yararak ilerliyordu.
O saliseler içinde, meydanın iki farklı köşesinden iki asanın ucu parladı. Albus Dumbledore ve Aberforth Dumbledore, yıllar sonra ilk kez, aynı masum ruhu korumak için asalarını aynı saniyede havaya kaldırdılar.
Albus’un saf koruma büyüsü ile Aberforth’un öfkeli kalkanı havada birleşti, Grindelwald’ın ölümcül yeşil ışığıyla tam ortada çarpıştı. Üç büyü akımı havada birbirine dolandığı an, Albus’un göğsündeki o gümüş Kan Damgası kolyesi cübbesini yırtarcasına dışarı fırladı.
Kolye, havadaki o büyülü türbülansın tam merkezine çekildi. Albus ve Gellert arasındaki o kan yemini, iki ortağın birbirine doğrudan ya da dolaylı olarak saldırmasını engelliyordu. Ama o an, Gellert öldürmek için saldırmıştı, Albus ise sadece korumak için asasını kaldırmıştı. Albus’un kalbinde ne nefret vardı ne de geçmişin o bencil hırsı; sadece saf bir koruma içgüdüsü vardı.
“Biz birbirimize saldıramayız Gellert,” diye düşündü Albus. Ama korumak, saldırmak demek değildi. Yeminin o kadim büyüsü, Albus’un bu saf niyetini algıladığı an bir paradoksa girdi.
Gümüş kolye havada delicesine dönmeye, kızıl bir kor gibi parlamaya başladı. Albus ve Gellert’ın kolyenin içindeki o yıllanmış kan damlaları havada buharlaşırken, kolyenin üzerindeki o kırılmaz rünler birer birer çatladı.
ÇAAAT!
Kulakları sağır eden bir cam kırılması sesiyle, Kan Damgası kolyesi Butan dağlarının tepesinde binlerce gümüş parçaya ayrılarak havada yok oldu. Pranga kırılmıştı. Yemin bozulmuştu.
Albus ve Gellert, o an büyü akımlarının yarattığı o mistik, zamanın yavaşladığı o gizli boyutta karşı karşıya kaldılar. Sadece ikisinin duyabildiği o sessizlikte, asaları birbirine kilitlenmişti. Albus, eski dostunun gözlerinin içine baktı. O gözlerde artık büyüleyici bir lider değil, yalnız kalmış bir canavar görüyordu.
Gellert, kolyenin yok oluşunu gördüğünde yüzü bembeyaz oldu. "Bunu kimse yapamazdı, Albus," diye fısıldadı hayal kırıklığıyla. "Bizi kimse ayıramazdı."
"Bizi biz ayırdık, Gellert," dedi Albus, sesi dağların rüzgarı kadar sarsılmazdı. "Çok uzun zaman önce."
Büyülerin patlamasıyla ikisi de geriye doğru savruldu. Grindelwald, korumalarının arkasına çekilip dağların karanlığına karışarak kaçmak zorunda kalırken, Albus yere sarsılarak indi. Göğsündeki o ağırlık gitmişti. Artık elleri bağlı değildi. Ancak Albus sevinmiyordu; çünkü bu yemin koptuğuna göre, büyü dünyasını kurtarmak için gelecekte Gellert Grindelwald’ı bizzat kendi elleriyle yıkmak zorunda kalacağını biliyordu.