Londra’daki o loş salonda, masanın üzerinde Butan’ın o dik ve karlı dağlarının haritası seriliydi. Grindelwald, saf lideri seçen efsanevi Chilin (Qilin) yavrusunu katledip kara büyüyle canlandırmış, Butan’daki Uluslararası Büyücüler Konfederasyonu seçimlerinde hileyle "Yüce Şef" olmaya hazırlanıyordu. En tehlikelisi ise, Gellert’ın geleceğe dair vizyonlar görebilmesiydi; atılacak her hamleyi önceden kestirebiliyordu.
Albus, odada duran Newt, seherbaz Theseus, yetenekli cadı Eulallia ve Muggle fırıncı Jacob Kowalski’ye baktı. Masanın üzerinde birbirinin tıpatıp aynısı beş adet kahverengi deri bavul duruyordu.
"Grindelwald bizim ne yapacağımızı görebiliyor, Newt," dedi Albus, elindeki çay bardağını masaya bırakarak. Gözlerinde o eski, zekice parıldayan muzip ışık yeniden uyanmıştı. "Onun görü yeteneğini alt etmenin tek bir yolu var: Plan yapmamak. Ya da daha doğrusu, planı o kadar çok parçaya bölmek ki, geleceğe baktığında hangi bavulun gerçek Chilin’i taşıdığını ayırt edemesin."
Newt şaşkınlıkla bavullara baktı. "Yani hiçbirimiz hangi bavulda ne olduğunu bilmeyecek miyiz profesör?"
"Aynen öyle dostum," dedi Albus, yamuk burnunun üstünden gülümseyerek. "Kafa karışıklığı bizim en büyük kalkanımız. Birinizde sadece fırıncı aletleri olacak, birinizde canavarlar, birinizde ise büyü dünyasının kaderini taşıyan o ikiz Chilin yavrusu. Ama Butan dağlarındaki o kadim tapınağa varana kadar, Grindelwald’ın ordusu hanginize saldıracağını bilemeyecek."
Albus, elini cübbesinin içine attı. Kan Damgası kolyesi hâlâ oradaydı ama Flamel’in sözlerinden sonra içindeki tereddütleri tamamen silmişti. Artık Gellert’a karşı nefret değil, sadece dünyayı onun deliliğinden koruma arzusu duyuyordu. Kolyenin üzerindeki rünlerin hafifçe gevşediğini, gümüş zincirin zincir halkalarının bir nebze olsun titrediğini hissedebiliyordu. Bağ zayıflıyordu çünkü Albus artık geçmişe özlem duymuyordu.
Jacob Kowalski’ye doğru yürüdü ve ona gizemli bir kutu uzattı. "Ve Jacob... Senin için özel bir şey. İçinde sihirli bir çekirdek olmayan, sadece gümüşten yapılmış bir asa. Unutma, en büyük sihir, düşmanın senin ne yapacağını bildiğini sandığı an, aslında hiçbir şey bilmediğini fark etmesidir."
Albus, ekibini Butan’a uğurlarken şatodaki odasında tek başına kaldı. Satranç tahtasındaki taşlar hareket ediyordu. Grindelwald onun bizzat gelmeyeceğini sanıyordu ama Albus, o karlı dağların tepesinde, kaderin onları öyle ya da böyle karşı karşıya getireceğini çok iyi biliyordu. Kan Damgası ya orada kırılacaktı ya da büyü dünyası sonsuz bir karanlığa gömülecektir.