Nicolas Flamel’in Paris’teki evi, dışarıdan sıradan bir Muggle binası gibi görünse de, içeri adım attığınız an zamanın durduğu bir simya tapınağıydı. Duvarlarda parıldayan rünik formüller, raflarda yüzyıllardır kaynayan iksirler ve odanın ortasında, Felsefe Taşı’nın o meşhur kızıl ışığıyla beslenen kadim bir ocak vardı.
Albus, cebindeki o gümüş Kan Damgası kolyesini masanın üzerindeki kadim parşömenlerin ortasına bıraktı. Kolye, Flamel’in laboratuvarındaki o saf simya enerjisini hissettiği an adeta bir yılan gibi masanın üzerinde titremeye, savunma mekanizması olarak etrafına siyah kıvılcımlar saçmaya başladı.
Yüzlerce yıllık ömrünün verdiği yorgunlukla kemikleri adeta şeffaflaşmış olan Nicolas Flamel, elindeki büyüteçle kolyeye yaklaştı. Yaşlı gözlerini kısarak kolyenin üzerindeki rünleri inceledi.
"Ah, Albus..." dedi Flamel, sesi rüzgarda kuruyan yapraklar gibi hışırdayarak. "Bu sıradan bir yemin değil. Bu, iki dahi zihnin saf hırs ve... ve tehlikeli bir sadakatle birbirine bağladığı bir ruh prangası. Kara büyü, Antik Rünler ve kan simyası iç içe geçmiş. Onu asanla kıramazsın."
Albus, masanın kenarını sıktı. Gözlerindeki o çaresiz hüzün Flamel’in gözünden kaçmadı. "Onu yok etmek zorundayım Nicolas. Gellert dünyayı ateşe veriyor. Ben burada, bu kolye yüzünden ellerim bağlı otururken masum insanlar ölüyor. Leta öldü... Newt canını zor kurtardı. Bu bağın bir kırılma noktası olmalı. Her simya formülünün bir tersi vardır."
Flamel başını iki yana salladı, asasını çıkarıp ocağın alevlerini harladı. Ocak birden saf, beyaz bir ateşle parladı. "Simyanın temel kuralıdır Albus: Bir şeyi yok etmek için, onu var eden elementlerin doğasını değiştirmelisin. Bu kolye nefretle kırılmaz, çünkü o nefretle yapılmadı. O, saf bir inançla, birbirinize duyduğunuz o karanlık hayranlıkla dövüldü. Onu eritmek istiyorsan, içindeki o bağın tamamen koptuğundan, ona karşı hiçbir his taşımadığından emin olmalısın."
Albus yavaşça kolyeye doğru elini uzattı. Flamel’in asasıyla yönlendirdiği beyaz alevler kolyeyi sardığı an, odada bir anda 1896 yazının o kokusu yayıldı. Çatı katındaki rüzgarın sesi, Gellert’ın o büyüleyici fısıltısı laboratuvarda yankılandı: "Biz dünyayı fethedeceğiz, Albus..."
Kolyeden fırlayan bir büyü dalgası Albus’u göğsünden vurup geriye doğru fırlattı. Albus acıyla inledi, eli kalbine gitti. Kan Damgası, Albus'un içindeki o ufak tereddütten, geçmişe duyduğu o bastırılmış özlemden beslenerek kendini koruyordu.
Albus yerden kalktı, burnundaki o yamuk kemiği sıktı. "Hala tam olarak kopamadım," diye fısıldadı kendi kendine. "İçimdeki bir parça hâlâ o yaz gecesinde yaşıyor."
Flamel üzüntüyle ona baktı. "Zaman alacak dostum. Bu zinciri eritmek için asanın gücü yetmez; önce kalbindeki o hayali tamamen öldürmelisin. O güne kadar, bu kolye senin en büyük imtihanın olacak."
Albus, kolyeyi tekrar cebine koyarken onun sıcaklığının bu kez canını daha çok yaktığını hissetti. Grindelwald ile yüzleşmeden önce, kendi içindeki o en büyük düşmanı, yani geçmişini yenmek zorundaydı.