Hogwarts’ın terk edilmiş karanlık bir sınıfında, ay ışığı yüksek pencerelerden içeri sızıyor ve odanın ortasındaki devasa, altın çerçeveli aynanın üzerine vuruyordu. Üzerindeki rünik kazımada tersten şu kelimeler yazılıydı: Erised stra ehru oyt ube cafru廢 on wohsi. yani "Sana yüzünü değil, kalbinin arzusunu gösteririm."
Profesör Dumbledore, aynanın karşısında tek başına dikiliyordu. Paris’ten gelen haberler kötüydü; Grindelwald o meşhur mitingini yapmış, mavi alevlerle (Protego Diabolica) ortalığı yakıp yıkmış ve Leta Lestrange’i hayattan koparmıştı. Newt ve dostları canlarını zor kurtarmıştı. Bakanlık ise hâlâ Albus’un neden harekete geçmediğini sorgulayan öfkeli mektuplar gönderiyordu.
Albus yavaşça aynaya doğru bir adım attı. Gözlüğünü çıkardı, yorgun gözlerini kırpıştırdı.
Sıradan bir insan o aynaya baksaydı, belki Albus’un yanında kaybettiği ailesini, annesini ve Ariana’yı el ele tutuşurken görürdü. Evet, Albus onları da özlüyordu ama aynanın ona gösterdiği şey çok daha ham, çok daha tehlikeli ve derindi.
Aynanın camı hafifçe dalgalandı. Sislerin arasından iki genç siluet belirdi. 1896 yazının o kavurucu gecesi... Godric’s Hollow’un çatı katı. Aynadaki genç Albus ve genç Gellert karşı karşıya duruyorlardı. Avuçları kanıyor, havada süzülen o kırmızı damlalar gümüş bir kolyeye, Kan Damgası’na dönüşüyordu.
Aynadaki Gellert Grindelwald, o altın sarısı saçları ve büyüleyici gözleriyle doğrudan Albus’a bakıp gülümsedi. Albus elini kaldırıp aynanın soğuk camına dokundu. Parmak uçları, aynadaki Gellert’ın yüzünün tam üzerine geldi.
O an Albus’un gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Bu ayna ona sadece bir nesneyi değil, içindeki o bitmeyen çatışmayı gösteriyordu. Albus hâlâ o çocuğa, onu dünyadaki herkesten daha iyi anlamış olan o tek dahiye karşı içinde bir yerlerde özlem taşıyordu. Ama aynı zamanda, o çocuğun yarattığı canavardan ve onu durduramadığı için kendi ellerine bulaşan Ariana'nın kanından nefret ediyordu.
Cebinden, Newt’ın Paris’teki o büyük savaştan sonra Niffler (Burnuk) sayesinde Grindelwald’dan çalmayı başardığı o gerçek Kan Damgası kolyesini çıkardı. Kolye avucunda buz gibiydi.
"Beni tutsak ediyorsun, Gellert," diye mırıldandı Albus, aynadaki o hayale bakarak. Sesi boş sınıfta yankılandı. "Sana saldıramıyorum. Sana karşı büyü yapamıyorum. Ama daha da kötüsü... İçimdeki o parça, hâlâ o yaz gecesinde seninle birlikte dünyayı fethedeceğine inanan o kör dâhiyi özlüyor."
Albus kolyeyi sıkıca kavradı. Aynadaki görüntü yavaşça dağılırken, Albus’un gözlerindeki o hüzün yerini sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı. Bu büyü bağını koparmanın bir yolunu bulmak zorundaydı. Aritmansi, Simya, Antik Rünler... Dünyadaki tüm bilgisini bu kolyeyi yok etmek için kullanacaktı. Çünkü Grindelwald’ın ordusu büyüyordu ve zaman daralıyordu. Büyü dünyasının kaderi, Albus'un kendi kalbine karşı açacağı bu savaşı kazanmasına bağlıydı.