Londra’nın meşhur köprülerinden birinin üzeri, gece yarısı çöken yoğun Viktorya sisiyle tamamen kaplanmıştı. Newt Scamander, elinde o meşhur kahverengi, içi büyülü dünyalarla dolu deri bavuluyla sisin içinde yürürken adımlarını dikkatle atıyordu. Arkasından gelen o hafif, tanıdık ayak sesini duyduğunda durdu.
Sisin içinden, üzerinde şık bir gri palto, başında melon şapka olan ve elinde gümüş saplı bastonuyla Profesör Dumbledore sıyrıldı. Dudaklarında o her zamanki muzip ama bu kez içi hüzün dolu tebessüm vardı.
"Hala o bavulu taşıyorsun Newt," dedi Albus, sesi sisin uğultusunu delip geçerek. "İçindekilerin New York’ta yarattığı kaostan sonra Bakanlık seni hâlâ sıkı takip ediyor, biliyorsun değil mi?"
Newt utangaçça bavulunu arkasına saklamaya çalıştı, gözlerini Albus’un gözlerinden kaçırdı. "Profesör Dumbledore... Beni buraya neden çağırdınız? Bakanlık seyahat yasağımı kaldırmıyor. Paris’e gitmeme izin vermiyorlar."
Albus köprünün parmaklıklarına yaslandı, sisin altından akan Thames Nehri’ne baktı. Yüzü aniden ciddileşti. "Çünkü Bakanlık kör, Newt. Onlar Grindelwald’ın sadece bir suçlu olduğunu sanıyorlar. Oysa o bir fikir, bir virüs gibi yayılıyor. Paris’te taraftar topluyor. Ve orada, New York’ta senin kurtardığın o çocuk... Credence var. Bir Obscurus. Grindelwald onu kendi silahı yapmak istiyor."
Newt kaşlarını çattı. "O zaman neden siz gitmiyorsunuz profesör? Siz büyü dünyasının en güçlüsü sünüz. Bakanlık herkesi karşısına alabilir ama sizi alamaz. Grindelwald’ı ancak siz durdurabilirsiniz."
Albus’un içi o an buz kesti. Paltonun altındaki gizli cepte duran o gümüş Kan Damgası kolyesi göğsünü bir kor gibi yaktı. Grindelwald ile birbirlerine verdikleri o kan yemini, Albus’un ellerini bağlıyordu. Eğer Gellert’a saldırmaya kalkarsa, büyü ters teper ve ikisini de yok ederdi. Ama bunu Newt’a anlatamazdı; kibrinin ve geçmişteki o karanlık ortaklığının utancı hâlâ çok taze bit yaraydı.
"Ben... Grindelwald’a karşı hamle yapamam Newt," dedi Albus, sesi ilk kez bu kadar çaresiz ve hüzünlü çıkıyordu. "Nedenini sorma, ama yapamam. Bu yüzden Paris’e senin gitmen gerekiyor. Grindelwald güçten anlar, onun peşinden gidenler de öyle. Ama senin güce karşı bir zaafın yok Newt. Sen bir canlının, bir insanın canı yandığında oradasın. Paris’teki o çocuğu Grindelwald’dan önce bulmalısın. Onu ancak senin o şefkatin kurtarabilir."
Albus, elindeki bastonu hafifçe salladı. Havada süzülen küçük, parıldayan bir rünik el ilanı, Newt’ın avucunun içine düştü. Bu, Paris’teki gizli bir güvenli evin (Nicolas Flamel’in evinin) adresiydi.
"Bakanlığın kurallarını çiğnemek zorunda kalacaksın dostum," dedi Albus, Newt’ın omzuna dokunarak. "Ama doğru olanı yapmakla, kolay olanı yapmak arasında bir seçim yapmamız gerektiğinde, sen her zaman doğru olanı seçtin. Lütfen, benim yerime de savaş."
Albus arkasını döndü, sisin içinde birkaç adım attı ve bir cisimlenme sesiyle gözden kayboldu. Newt köprüde tek başına kalmıştı. Elindeki adrese ve bavuluna baktı. Profesörünün gözlerindeki o devasa yükü ve acıyı görmüştü. Albus Dumbledore, geçmişinin hayaletleriyle savaşırken, geleceğin kurtuluşunu Newt’ın o küçük bavuluna emanet etmişti.