Hogwarts’ın Biçim Değiştirme sınıfı, Profesör Dumbledore’un gelişiyle okulun en popüler yeri haline gelmişti. Albus, öğrencilerine sadece kitaplardaki formülleri ezberletmiyor, sihrin yaşayan, nefes alan bir sanat olduğunu gösteriyordu. Sınıfın ortasındaki devasa ahşap masasında her zaman ilginç nesneler, rünik saatler ve parıldayan küreler bulunurdu.
O sabah, birinci sınıf Hufflepuff öğrencileri çekingen adımlarla içeri süzüldüler. En arkada, binaların neşeli gürültüsüne ayak uyduramayan, saçları gözlerinin önüne düşen ve cübbesinin cepleri normalden biraz daha şişkin duran bir çocuk vardı. Bu, Newt Scamander’dı.
Albus, kürsünün arkasından kalkıp adımlarken gözü hemen Newt’a takıldı. Albus, dışlanmışlığın ve içsel bir sırla yaşamanın ne demek olduğunu çok iyi bilirdi; bu yüzden Newt’ın o ürkek duruşundaki cevheri ilk bakışta fark etti.
"Evet çocuklar," dedi Albus, sesi sınıfa sıcak bir güven yayarak. "Bugün ilk dersimiz. Önünüzdeki kurbağaları birer çay fincanına dönüştürmenizi istiyorum. Unutmayın, sihir zorlama kabul etmez. Kurbağanın doğasına saygı duymalı, onun formunu kendi zihninizde yeniden bükmelisiniz."
Öğrenciler asalarını sallayıp yüksek sesle büyüyü mırıldanmaya başlarken sınıfı kurbağa vıraklamaları ve yarım kalmış porselen sesleri doldurdu. Albus masaların arasında dolaşırken Newt’ın masasının önünde durdu.
Newt büyü yapmıyordu. Aksine, önündeki kurbağayı avucunun içine almış, onunla fısıldaşarak konuşuyordu. Kurbağa ise kaçmak yerine çocuğun elinde tamamen sakinleşmişti. Newt’ın cübbesinin cebinden ise yeşil, küçük bir dal parçası gibi görünen bir Kavuklu (Bowtruckle) kafasını uzatmış, etrafı izliyordu. Okul kurallarına göre sınıfa yaratık sokmak kesinlikle yasaktı.
Newt, Albus’un gölgesini üzerinde hissettiği an panikle kurbağayı bıraktı ve cebini kapatmaya çalıştı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, ceza alacağını düşünüyordu. "Özür dilerim profesör... Ben sadece... onun canını yakmak istemedim," diye fısıldadı gözlerini yere dikerek.
Albus, katı bir profesör gibi davranmak yerine Newt’ın masasına hafifçe eğildi. Cebindeki küçük Bowtruckle’a bakıp muzipçe gülümsedi.
"Cebindeki dostunun adı nedir, Newt?" diye sordu Albus, sesini sadece ikisinin duyabileceği bir tonda tutarak.
Newt şaşkınlıkla kafasını kaldırdı. Gözleri Albus’un o güven veren mavi gözleriyle buluştu. "Pickett, efendim. Ormanda yaralanmıştı, ona bakıyorum."
Albus, asasını hafifçe salladı. Masadaki kurbağa, saniyeler içinde üzerinde yeşil yaprak desenleri olan kusursuz bir çay fincanına dönüştü ama fincanın sapı hâlâ bir kurbağa bacağı gibi hafifçe oynuyordu.
"Harika bir yeteneğin var Newt," dedi Albus, çocuğun omzuna elini koyarak. "Çoğu büyücü dünyaya hükmetmek ister. Çok azı dünyadaki diğer canlıları dinlemeyi seçer. Kurbağayı dönüştürmediğin için sana puan kıramam, çünkü sen onunla zaten başka bir dilde bağ kurdun. Ama Pickett derslerde cebinde kalırsa iyi olur, Müdür’ün kurallar konusunda benim kadar esnek olduğunu söyleyemem."
Newt’ın yüzünde ilk kez kocaman, minnettar bir gülümseme belirdi. Albus, o gün o sınıfta sadece bir öğrenciye yardım etmedi; Grindelwald’ın o acımasız vizyonuna karşı gelecekte onun yanında duracak en saf, en sadık dostun kalbini kazandı. Albus, gücüyle insanları ezmek yerine, Newt gibi saf ruhları koruyarak kendi günahlarının diyetini ödüyordu.