Ariana’nın cenazesi, annesininkinin hemen yanına, o uğursuz mezarlık topraklarına defnedilirken gökyüzü kurşun gibi ağırdı. Köy halkı uzaktan fısıldaşıyor, Bathilda Bagshot ise yaşlı gözlerle en büyük trajedisine imza atan yeğeninin bıraktığı enkaza bakıyordu. Gellert, o gece arkasına bile bakmadan köyden kaçmış, Albus’u bu vicdan cehenneminde tek başına bırakmıştı.
Toprak mezarın üzerine atılırken Albus, gözünü tek bir noktaya dikmişti. İçindeki o dahi zihin, ilk kez hiçbir rünik formül üretemiyor, hiçbir aritmetik denklemle bu anı geri saramıyordu.
Tören bittiğinde, köylüler yavaş yavaş dağılırken Aberforth mezarın başında kaldı. Albus, kardeşine doğru bir adım attı, eli titreyerek onun omzuna uzandı. "Aberforth... Ben..."
Aberforth, arkasına döndüğü an yüzündeki o saf nefret Albus’un sözünü boğazına tıkadı. Hiçbir büyüye, hiçbir asaya gerek yoktu. Aberforth, tüm gücüyle vahşi bir yumruğu Albus’un tam burnunun ortasına indirdi.
Çatırtı.
Albus’un burnu kırılırken, kanı kız kardeşinin taze toprağına damladı. Albus geriye doğru sendeledi ama ne asasını çıkardı ne de kendini korudu. Yüzündeki o fiziksel acı, kalbindeki o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi. O kırık burun, hayatının sonuna kadar aynaya her baktığında ona kibrinin bedelini, Ariana’yı hatırlatacak olan o meşhur şeklini o an aldı.
"Bir daha," dedi Aberforth, sesi bir mezar kadar soğuktu. "Sakın benimle konuşma. Sakın o kirli vizyonunla adımı anma. Git o büyük dünyana, Albus. Git ve ne kadar dahi olduğunu herkese kanıtla. Ama buraya, arkanda bıraktığın bu mezarlara bir daha asla bakma."
Aberforth arkasını dönüp gittiğinde Albus o boş evde yapayalnız kaldı. Günlerce o karanlık salonda, yerdeki büyü yanıklarına bakarak oturdu. Cübbesinin altındaki Kan Damgası kolyesini çıkardı, masanın üzerine bıraktı. O gümüş kolye artık bir güç sembolü değil, onu tarihin en büyük canavarına bağlayan bir prangaydı; üstelik kolyedeki yemin yüzünden Gellert’tan intikam alması ya da onu durdurması da imkansızdı.
Albus, odasındaki tüm Yadigarlar haritalarını, Muggle’ları yönetme planlarını ateşe verdi. Kendi dehasından tiksinmeye başlamıştı. Güç arzusunun insanı nasıl bir canavara dönüştürebileceğini en acı şekilde tecrübe etmişti.
Hogwarts’taki son yılı, altıncı ve yedinci sınıfları yaklaşırken Albus Dumbledore artık o eski "Kral Albus" değildi. İçine kapanmış, kibrini tamamen gömmüş ve gücü bir daha asla bir amaç olarak seçmeyeceğine dair kendi kendine yemin etmişti. O, küllerinden doğacaktı ama bu kez karanlık bir lider olarak değil; gücün tehlikelerini bilen, korumacı ve bilge bir rehber olmak için ilk adımlarını atacaktı.