Gellert’ın yüzündeki o sinsi kibir, Aberforth’un asasının ucundan çıkan ilk kırmızı ışıkla parçalandı. Aberforth, tüm o yılların birikmiş öfkesini, annesinin yasını ve abisine duyduğu kırgınlığı saf bir saldırı büyüsüne dönüştürmüştü.
"Crucio!" diye haykırdı Gellert. Gözleri tamamen kararmıştı. O asil vizyoner maskesi düşmüş, içindeki acımasız Durmstrang sürgünü açığa çıkmıştı.
Albus dehşet içinde araya girmeye çalıştı. Göğsündeki Kan Damgası kolyesi adeta tenini dağlıyordu; Gellert’a doğrudan saldıramazdı. Asasını havaya savurarak Aberforth’un önüne devasa, rünik bir koruma kalkanı örmeye çalıştı: "Protego Horribilis!"
O daracık salon bir anda cehenneme döndü. Kırmızı, yeşil ve mavi büyü ışıkları duvarlara çarpıyor, Kendra’nın anılarla dolu porselenleri havada tuzla buz oluyordu. Aberforth acı içinde yere yığılırken, Gellert asasını bu kez Albus’un üzerine çevirdi—doğrudan saldıramasa da büyüleri saptırarak Albus’u baskılamaya çalışıyordu.
"O bir engel, Albus! Onu ortadan kaldırmalıyız!" diye bağırdı Gellert, büyülerin yarattığı rüzgarın arasında.
"HAYIR! Durun!" Albus’un sesi ilk kez bir dahi gibi değil, çaresiz bir çocuk gibi çıktı.
Tam o sırada, odanın köşesindeki o uğultu patlama noktasına ulaştı. Kulaklarını kapatmış olan Ariana ayağa kalkmıştı. Gözleri tamamen simsiyah olmuştu; içindeki o bastırılmış, lanetli güç (Obscurus) bir sis bulutu gibi salona yayıldı. Kız, abilerinin arasındaki o nefreti durdurmak için kontrolsüzce çığlık atıyordu. Havada öyle bir büyüsel türbülans oluştu ki, Albus, Gellert ve Aberforth’un asalarından çıkan üç devasa büyü akımı havada birbirine dolandı, yön değiştirdi ve kontrolsüz bir enerji sarmalı halinde odanın ortasına doğru savruldu.
O saliseler içinde, kör edici yeşil ve beyaz bir ışık patlaması yaşandı.
Işık söndüğünde, odadaki o fırtına bıçak gibi kesildi.
Salon ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Albus, dizlerinin üzerine çöktü. Kulakları çınlıyordu. Dumanların arasından yerdeki o beyaz nesneye baktı. Ariana’nın bez bebeği değildi bu.
Ariana, sırtüstü yerde yatıyordu. Gözlerindeki o siyahlık gitmiş, yerini sonsuz bir boşluğa bırakmıştı. Göğsü hareket etmiyordu.
Albus, sürünerek kız kardeşinin yanına gitti, onu kollarına aldı. "Ariana... Lütfen. Aç gözlerini. Ben yaptım, ben her şeyi düzelteceğim..." diye fırıldandı. Ama sihrin en kadim kuralı yüzüne çarptı: Ölümün geri dönüşü yoktu.
Gellert, yerdeki cesede baktı. Yüzündeki o korkusuz ifade ilk kez sarsıldı. Bu cinayetin, Bakanlığın ve tüm dünyanın gözünde onları birer suçlu yapacağını biliyordu. Albus’a baktı ama Albus onu duymuyordu bile; kız kardeşinin cansız bedenine sarılmış ağlıyordu. Gellert, arkasını döndü ve gecenin karanlığına karışarak Godric’s Hollow’dan kaçtı. Kan Damgası kolyesi Albus’un göğsünde soğurken, arkasında sadece bir ceset ve paramparça bir aile bıraktı.
Aberforth, yerden kalktı. Yüzü kan içindeydi. Albus’un yanına yürüdü, onun elindeki asayı sertçe çekip aldı ve abisinin yüzüne okkalı bir yumruk attı. Albus ne karşı koydu ne de büyü yaptı.
Albus Dumbledore, dünyayı fethetmek isterken, kendi dünyasını yıkmıştı. Ve o ölümcül büyüyü üç asadan hangisinin fırlattığını hiçbir zaman öğrenemeyecek olmak, onun en büyük zindanı olacaktı.