1896 yazının son gecesiydi. Ertesi sabah Hogwarts Ekspresi Londra’dan kalkacaktı ama Albus’un bavulu hâlâ açılmamıştı. Bathilda’nın evinin çatı katında, rüzgar pencereleri döverken iki genç dahi karşı karşıya oturuyordu. Masanın üzerinde, Albus’un üçüncü sınıfta teorisini çizdiği o iç içe geçmiş dairelerin olduğu rünik parşömen duruyordu.
Gellert, Albus’un gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ilk kez gitmesini istemeyen, onu tamamen kendine bağlamak isteyen vahşi bir tutku vardı.
"Hogwarts’a geri döneceksin, değil mi Albus?" dedi Gellert, sesi adeta zehirli bir şerbet gibiydi. "O küçük sınıflara, o korkak profesörlerin dizinin dibine... Oysa bizim yapacak büyük işlerimiz var. Avrupa bizi bekliyor, Yadigarlar bizi bekliyor."
Albus başını öne eğdi. İçindeki görev bilinciyle Gellert’a olan bağlılığı savaş halindeydi. "Geri dönmeliyim Gellert. Annem... okul bitmeden gitmeme izin vermez. Ama zihnim burada, seninle kalacak."
Gellert ayağa kalktı, asasının ucuyla kendi avucunu derinlemesine çizdi. Parlak, kırmızı kan masaya damlamaya başladı. "O zaman bana bir sözden fazlasını ver, Albus. Bana ruhunu ver. Birbirimize öyle bir bağlanalım ki, dünya tersine dönse, kader bizi karşı karşıya getirse bile birbirimize asla zarar veremeyelim. Savaşamayalım. Gücümüz ortak olsun."
Albus, kendi çizdiği o rünik teorinin gerçeğe dönüşme ihtimali karşısında büyülenmişti. Tereddüt etmedi. Kendi asasını çıkardı ve sağ avucunun ortasını yardı.
İki genç büyücü, kanayan avuçlarını birbirine bastırdılar.
O an, odadaki hava buz kesti. Albus, Antik Rünler ve Aritmansi formüllerini mırıldanırken, Gellert kadim bir Durmstrang büyüsüyle havaya o meşhur üçgen sembolünü çizdi. İki dâhinin kanı havada süzülerek birleşti, dönmeye başladı ve parlayan, gümüş bir sıvıya dönüştü. O sıvı, havada donarak zincirli, küçük, kubbe şeklinde bir kolyenin içine hapsoldu.
Kan Damgası tamamlanmıştı.
Kolye, Albus’un avucuna düştüğünde tenini yakacak kadar sıcaktı. Bu kolye orada durduğu sürece, Albus ve Gellert asla birbirlerine karşı büyü yapamaz, birbirlerinin canını yakamazdı. Onlar artık iki ayrı büyücü değildi; tek bir irade, tek bir güç odağıydılar.
Gellert, Albus’un omzunu sıktı. "Artık benimlesin Albus. Ne ailen, ne okulun, ne de bakanlığın kuralları bizi ayıramaz. Git ve o beşinci yılını bitir. Döndüğünde, dünya bizim olacak."
Albus o gece eve döndüğünde, cübbesinin altındaki kolyenin kalp atışlarını hissedebiliyordu. Kendi kardeşine asasını kaldıran Albus, bir yabancıya kanıyla bağlanmıştı. İçindeki o kibirli dahi, bunun "Daha Büyük Bir İyilik" için yapılmış en kusursuz hamle olduğunu söylüyordu. Ama kader, o gümüş kolyenin bir gün Albus’un en büyük zindanı olacağını fısıldamak için sabırsızlanıyordu.