Godric's Hollow mezarlığı, gece yarısı sis çöktüğünde yaşayanların değil, geçmişin sırlarının fısıldadığı bir yere dönüşürdü. Albus ve Gellert, ellerindeki asaların ucundan sızan hafif, mavi ışıkla eski, yosun tutmuş taşların arasında ilerliyorlardı. Aradıkları şey, Ignotus Peverell’in mezar taşıydı. Gellert, o taşın üzerinde Yadigarlar’ın gizli bir rünik haritası olduğuna inanıyordu.
"İşte burada," diye fısıldadı Gellert, asasını yere yakın bir taşa doğrultarak.
Taşın üzerinde, zamana meydan okumuş o meşhur sembol kazılıydı: üçgen, daire ve çizgi. Albus asasını çıkardı ve Antik Rünler ile Aritmansi’yi birleştirerek taşın altındaki büyüsel akımı tetikleyecek o rünik denklemi havaya çizdi. Taş hafifçe titredi, üzerindeki sembol parlak, neredeyse altın rengi bir ışıkla geceyi aydınlattı. Albus büyülenmişti; gücün kokusunu alabiliyordu.
"Harika bir iş, Albus!" dedi Gellert, gözleri hırsla parlayarak. "Bu enerji bizi doğrudan asanın izine—"
"Yeter artık!"
Arkadaki karanlıktan gelen bu ses, asaların ışığını bir anlığına titretti. Albus arkasını döndüğünde, Aberforth’un eskisinden çok daha öfkeli, gözleri nefretle dolmuş bir halde onlara doğru yürüdüğünü gördü. Elinde asası vardı ve doğrudan Gellert’a doğrultmuştu.
"Evde annem yorgunluktan eriyor, Ariana kriz geçiriyor ve sen... okul birincisi dahi abim, burada bir yabancıyla mezar yağmalıyor!" diye bağırdı Aberforth. Sesi mezarlıkta yankılandı.
Albus, Gellert’ın önüne geçerek Aberforth’a dik dik baktı. "Anlamıyorsun Aberforth. Eve dön. Biz burada sadece bu aileyi, Ariana’yı ve tüm dünyayı kurtaracak bir gücün temelini atıyoruz. Bizim vizyonumuz senin o dar kafana sığmaz."
Gellert sinsi bir gülüşle araya girdi: "Bırak Albus, küçük kardeşin sadece sıradan bir büyücü gibi korkuyor. Keçilerle oynamaya devam etmeli, büyük adamların işlerine karışmamalı."
Bu söz, bardağı taşıran son damla oldu. Aberforth asasını savurdu: "Stupefy!" Kırmızı bir ışık Gellert’a doğru fırladı ama Albus saliseler içinde araya girip güçlü bir "Protego" ile büyüyü havada parçaladı. Albus’un gözlerinde o zindan düellosundaki vahşi, ezici ışık uyanmıştı. Kendi kardeşine karşı asasını kaldırdı.
"Evine git dedim Aberforth," dedi Albus, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibiydi. "Yoksa seni zorla götürmek zorunda kalırım."
Aberforth, abisinin gözlerindeki o yabancıyı, o güç zehirlenmesini gördüğünde asasını yavaşça indirdi. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama bu üzüntüden değil, saf iğrenmedendi. "Sen benim abim değilsin," dedi fısıltıyla. "Sen bu çocuğun kölesi olmuşsun. O parlak zihnin, onun karanlığına paspas olmuş. Umarım o aradığın güç, seni yakıp kül ettiğinde yanında ağlayacak bir aile bulabilirsin."
Aberforth arkasını dönüp karanlıkta kaybolurken, mezar taşındaki altın ışık da söndü. Albus’un içi bir anlığına buz kesti, ama Gellert omzuna elini koyduğunda o sıcaklık geri geldi. "Duygular, Albus," dedi Gellert, "Büyük adamların ayaklarındaki prangalardır. Onları kırıp geçmeliyiz."
Albus o gece eve dönmedi. Ancak içindeki o çatlak, trajik sona doğru bir santim daha genişlemişti.