Hogwarts Ekspresi’nden indiğinde Albus’un göğsünde parlayan gümüş rozet, evinin eşiğinden adım attığı an yine bir yük hükmündeydi. Ama bu kez umursamadı. Ne Aberforth’un o öfkeli hırıltılarını duydu ne de annesinin hüzünlü bakışlarına takıldı. Bavulunu odasına fırlattığı gibi, neredeyse koşar adımlarla Bathilda Bagshot’ın evine doğru yola çıktı.
Godric’s Hollow’un sararmış otları arasında yürürken, havanın bile değiştiğini, sanki statik bir elektrikle yüklendiğini hissedebiliyordu.
Bathilda’nın bahçe kapısını açtığında, evin önündeki yaşlı çınar ağacının altında duran o silueti gördü. Albus’un adımları kendiliğinden yavaşladı.
Sarı saçları güneşin altında adeta altın gibi parlayan, üzerinde alışılmadık, keskin hatlı bir Durmstrang cübbesi olan bir genç, arkası dönük bir şekilde gökyüzünü izliyordu. Albus’un yaklaşan ayak seslerini duyduğu an, o genç yavaşça arkasına döndü.
Bu, Gellert Grindelwald’dı.
Gellert’ın gözleri, Albus’un o güne kadar karşılaştığı herkesten farklıydı. Onlarda korku, hayranlık ya da kıskançlık yoktu; sadece Albus’un kendi gözlerinde taşıdığı o durdurulamaz, dünyayı yakıp yıkmaya hazır ateşin aynısı vardı. İki dahi, tek bir kelime bile etmeden saniyelerce birbirlerini süzdüler. Albus, hayatında ilk kez birinin zihnini okuyamadığını, aksine o zihnin kendi ruhuna sızmaya çalıştığını hissetti.
Gellert’ın dudaklarında sinsi ama büyüleyici bir gülümseme belirdi. Adımını atıp elini uzattı.
"Albus Dumbledore," dedi Gellert. Sesi, Albus’un rüyalarında duyduğu o kadim rünlerin tınısı gibiydi. "Bathilda benden bahsettiğinde abarttığını düşünmüştüm. Ama şu an karşımda duran zihnin yaydığı o saf büyülü enerjiyi görebiliyorum. Biz bu köye, bu ülkeye, hatta bu zamana fazlayız, öyle değil mi?"
Albus uzatılan eli kavradı. İki gencin elleri birleştiği an, Albus’un içindeki o on dört yıllık yalnızlık, o dışlanmışlık ve anlaşılmama hissi bir anda buharlaştı. Parmaklarının ucundan kalbine doğru akan o sıcaklık, Felsefe Taşı’nın sıcaklığından çok daha güçlüydü.
"Gellert," dedi Albus, sesi ilk kez bu kadar emin ve gururlu çıkıyordu. "Bathilda haklıymış. Dünya çok küçük bir yer."
Gellert elini bırakmadı, Albus’u ağacın gölgesine, masanın üzerine yayılmış o garip haritaların başına doğru çekti. "Küçük, evet. Çünkü onu küçük zihinler yönetiyor, Albus. Ama biz buradayız. Bakanlığın korktuğu, okulların yasakladığı her şeyi yeniden yazmak için. 'Daha Büyük Bir İyilik' için."
O öğleden sonra, Godric’s Hollow’un üzerinde güneş batarken, iki genç büyücü sihrin sınırlarını, Muggle’ların üzerindeki o mutlak hakimiyet teorilerini ve gizli rünleri konuşmaya başladılar. Albus, Gellert’ın vizyonunda kaybolmuştu. O an ne Ariana’yı düşündü, ne annesinin uyarısını, ne de içindeki o karanlık çatlağı. Albus Dumbledore, hayatında ilk kez kendi dengini bulmuştu ve bu dengin onu ne kadar derin bir uçuruma sürükleyeceğini zerre kadar umursamıyordu.