Gölge İblisi karşısında yaşadığı o anlık zihinsel kırılma, Hogwarts koridorlarında bir yangın gibi yayıldı. "Dumbledore büyü yapamadı", "Altın Çocuk tahtından indi" fısıltıları Albus’un kulağına kadar geliyordu. Bu durum, okulun gizli köşelerinde güç devşirmek isteyenler için bulunmaz bir nimetti.
Slytherin’in dördüncü sınıfındaki o kibirli ve safkan düellocu Corvinus Lestrange, bu fırsatı kaçırmadı. Akşam yemeğinden sonra, Büyük Salon’un çıkışında Albus’un önünü kesti. Yanındaki binaların öğrencileri hemen etraflarında bir çember oluşturdu.
"Dumbledore," dedi Lestrange, elindeki asayı parmaklarının arasında çevirerek. "Zindanlarda, gece yarısı. Sadece asalar ve irade. Eğer o yaratık karşısında korkudan altını kirletmediysen, gel de o meşhur unvanını bizzat benden koru. Tabii cesaretin sadece kütüphane raflarında kalmadıysa."
Elphias Doge hemen öne atıldı: "Buna ihtiyacı yok Lestrange, Albus senin liginde değil!"
Ancak Albus, Elphias’ı eliyle durdurdu. Bakışları o kadar soğuk, o kadar sabitti ki Lestrange’ın yüzündeki o sinsi gülümseme bir anlığına dondu. "Gece yarısı," dedi Albus, sesi bir cellat yemini gibiydi. "Orada olacağım."
Saat on ikiyi vurduğunda, Zindanlar’ın derinliklerindeki eski, sızdıran bir sığınakta meşaleler yanıyordu. Okulun neredeyse yarısı bu gizli düelloyu izlemek için toplanmıştı. İki genç büyücü karşı karşıya geldi. Selam verdiler ve arkalarını dönüp adımlamaya başladılar.
Döndükleri an Lestrange, kuralları çiğneyerek erkenden haykırdı: "Expelliarmus!"
Kırmızı bir ışık hızla Albus’u hedef aldı. Albus ne kaçtı ne de kalkan büyüsü yaptı. Asasını sadece milimetrik bir hareketle yukarı savurdu. Gelen büyü, Albus’un asasının ucunda adeta eriyerek yok oldu. Bu sıradan bir Protego değildi; büyüyü havada emip kendi enerjisine katmıştı.
"Benim odağım bir kez dağılır Lestrange," dedi Albus, yavaş adımlarla ona doğru yürürken. "Ve o dağılan parçaları topladığımda ortaya çıkan şey, senin kaldırabileceğinden çok daha fazlasıdır."
Lestrange panikle ardı ardına büyüler göndermeye başladı: "Stupefy! Incarcerous! Furnunculus!"
Albus, sanki bir yağmurun altında şemsiyeyle yürüyormuş gibi rahattı. Asasını her sallayışında, Lestrange’ın büyüleri duvardaki taşları patlatarak geri yansıyordu. Albus en sonunda asasını havaya doğru dairesel bir hareketle büktü. Antik Rünler dersinde öğrendiği o geometrik enerji bağını kullandı.
Lestrange’ın etrafındaki hava bir anda katılaştı. Görünmez, rünik zincirler Lestrange’ı havaya kaldırdı. Albus asasını aşağı doğru sertçe indirdiğinde, Lestrange büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Asası elinden fırlayıp Albus’un ayaklarının dibine yuvarlandı.
Sığınakta derin bir sessizlik oldu. Kimse tek bir nefes bile alamıyordu. Albus, yerdeki asayı ayağıyla Lestrange’a doğru itti. Gözlerinde ne zafer sarhoşluğu vardı ne de öfke; sadece mutlak bir üstünlüğün getirdiği o korkutucu sakinlik.
"Bir daha," dedi Albus tüm salona bakarak, "Benim gücümü sorgulamadan önce, o gücün sınırlarını çizmek için neleri feda edebileceğimi iyi düşünün."
Albus arkasını dönüp zindanların karanlığında kaybolurken, izleyenler onun sadece okulun en zeki öğrencisi olmadığını, karşı karşıya gelinmemesi gereken bir "güç odağı" olduğunu anlamıştı. Gururu tamir edilmişti ama Albus içindeki o karanlık gücün, ezici olma arzusunun ne kadar büyüdüğünü fark edip ürperdi. O, o yaz gelecek olan Gellert Grindelwald için artık daha tehlikeli, daha hazır bir ortaktı.