Karanlığa Karşı Savunma dersi, o dönem okulun en prestijli ama en tekinsiz derslerinden biriydi. Profesör, dördüncü sınıfların önüne kapkara, demir zincirlerle bağlanmış devasa bir ahşap sandık koymuştu. Sandığın içinden gelen o ritmik, tırmalama sesleri tüm sınıfa soğuk terler döktürüyordu.
"Bugün," dedi profesör, asasıyla zincirlere vurarak, "Zihinlerinizi manipüle eden, korkularınızdan beslenen ve en zayıf anınızda gölgenizi size karşı kullanan bir Gölge İblisi (Shadow Lurker) ile karşı karşıyasınız. Bu yaratığı alt etmek için tek bir şey gerekir: Mutlak, sarsılmaz bir odaklanma. Zihninizde en ufak bir çatlak olursa, o çatlağa sızar."
Profesör, sınıftaki en güvenli ismi seçti: "Dumbledore, sahne senin. Bize o meşhur iradeni göster."
Albus, sınıftaki hayranlık dolu fısıltılar eşliğinde öne çıktı. Asasını çıkardı, duruşu her zamanki gibi dik ve kendinden emindi. Profesör zincirleri çözdü ve sandığın kapağı büyük bir gürültüyle açıldı.
Sandıktan fırlayan şey, şekilsiz, kapkara, dumanlardan oluşmuş bir gölgeydi. Yaratık Albus’a doğru hamle yaptığında, Albus zihninde o her zamanki "ışık" tılsımını canlandırmaya çalıştı. Ancak o saliseler içinde, zihninin derinliklerindeki o çatlak açıldı. Karşısındaki gölge bir anlığına şekil değiştirdi; sarı saçlı, keskin bakışlı genç bir adamın silueti ve hemen ardından Ariana’nın çığlık atan yüzü belirdi.
Albus’un asayı tutan eli ilk kez titredi. Zihni o kadar uzağa, Godric's Hollow'a ve Gellert'ın geleceği o yaza kaymıştı ki, o anki odağını tamamen kaybetti.
"Riddikulus!" ya da bir ışık büyüsü haykırması gerekirken, dilinden hiçbir büyü çıkmadı.
Gölge İblisi, Albus’un bu zihinsel zayıflığını bir akbaba gibi yakaladı. Albus’un kendi gölgesi, duvarda devasa bir boyuta ulaşarak Albus’un üzerine doğru çöktü ve onu simsiyah bir enerji dalgasıyla yere fırlattı. Albus’un asası elinden fırlayıp sınıfta yuvarlanırken, sırtı sertçe duvara çarptı. Sınıfta şok dolu bir çığlık koptu. "Altın Çocuk" ilk kez yenilmişti, hem de bir dördüncü sınıf yaratığına.
Profesör hızla araya girip güçlü bir "Expecto Patronum" benzeri ışık dalgasıyla yaratığı tekrar sandığa hapsetti. Sınıfta ölüm sessizliği vardı. Herkes yerde nefes nefese yatan Albus’a bakıyordu.
Albus yavaşça ayağa kalktı. Cübbesindeki tozları silkeledi, asasını yerden aldı. Yüzü bembeyazdı ama gözlerinde utançtan ziyade korkunç bir hırs parlıyordu.
"İyi misin Dumbledore?" diye sordu profesör endişeyle. "Zihnin burada değildi."
"Ben iyiyim efendim," dedi Albus, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. "Sadece... gücün bazen ne kadar içeriden vurabileceğini bir anlığına unuttum. Bir daha olmayacak."
Albus o akşam ortak salona gitmedi. Astronomi Kulesi’nin en tepesine çıktı ve rüzgara karşı durdu. İlk kez kendi dehasının onu koruyamadığını, zihnindeki o Grindelwald takıntısının onu zayıflattığını görmüştü. Ama içindeki o kibirli ses ona başka bir şey fısıldıyordu: Sen zayıf değildin. Sadece bu okul, bu dersler ve bu küçük yaratıklar artık senin zihnine dar geliyor. Senin büyümen için o yazın gelmesi şart.