Annesinin attığı o tokat, Albus’un yanağında değil ama gururunda derin bir yara açmıştı. Günlerce evde kimseyle tek kelime konuşmadı. Yemeklerde Aberforth’un dik bakışlarını, annesinin hüzünlü sessizliğini görmezden geldi. Felsefe Taşı kırıntısı Flamel’e geri gönderilmişti; Albus’un elindeki o "büyük çözüm" uçup gitmişti. Artık bu ev onun için bir aile ocağı değil, dehasını zincirleyen bir hapishaneydi.
Nefes almak için tek sığınağı yine Bathilda Bagshot’ın o tozlu, parşömen kokulu kütüphanesi oldu. Bathilda, Albus’un gözlerindeki o hırslı ama kırgın bakışı hemen fark etmişti. Ona her zamanki gibi sert bir çay uzattı ve masanın üzerindeki kalın, rünlerle kaplı mektup yığınını işaret etti.
"Yine evdeki bulutlar kararmış bakıyorum, Albus," dedi Bathilda, gözlüğünün üzerinden bilgece bir bakış fırlatarak. "Ama üzülme. Büyük zihinler, küçük odalara sığmaz. Dünya senin gibi birini bekliyor. Hatta... sadece dünya değil."
Albus çayından bir yudum aldı, gözleri mektuplara kaydı. "Ne demek istediniz Bayan Bagshot?"
Bathilda gülümsedi ve mektuplardan birini, üzerinde avcı arması olan kırmızı mühürlü bir zarfı Albus’a doğru itti. "Durmstrang Akademisi’nden sürgün edilen yeğenim Gellert... Gellert Grindelwald. Onunla düzenli olarak yazışıyoruz. Son mektubunda ona senin 'Maddenin Hafızası ve Sihrin Özü' üzerine yazdığın teorilerden bahsettim. Ve inanır mısın Albus, çocuk adeta büyülendi."
Albus, "Grindelwald" ismini ilk kez duyuyordu. İçinde garip, tarifi imkansız bir ürperti hissetti.
"O da senin gibi," diye devam etti Bathilda, gözleri parlayarak. "Sıradan büyücülerin korktuğu, 'yasak' dediği şeylerin arkasındaki gerçeği arıyor. Mektubunda tam olarak şöyle yazmış: 'Bahsettiğin o Dumbledore çocuğu... Sihrin sadece kurallardan ibaret olmadığını, bir irade savaşı olduğunu anlayabilen nadir zihinlerden biri olmalı. Onunla sihrin sınırlarını konuşmak, bu dünyayı nasıl değiştirebileceğimizi tartışmak isterdim.'"
Albus mektuptaki o satırlara bakarken, günlerdir ilk kez kalbinin hızla çarptığını hissetti. Hogwarts’taki profesörler ona "Aferin, çok başarılı" diyordu; annesi ise "Çok tehlikeli" diyerek onu bastırıyordu. Ama bu yabancı çocuk, onun tam olarak ne yapmak istediğini, içindeki o vizyonu daha tanışmadan hissetmişti.
"Şu an nerede?" diye sordu Albus, sesindeki o heyecan kırıntısını gizlemeye çalışarak.
"Hala Avrupa’da, kadim rünlerin izini sürüyor," dedi Bathilda. "Ama önümüzdeki yaz buraya, yanıma gelmeyi planlıyor. Kim bilir Albus, belki de o geldiğinde bu köy ikiniz için fazla küçük kalır."
Albus o akşam Bathilda’nın evinden çıkıp Godric’s Hollow’un karanlık patikasında yürürken, gökyüzündeki yıldızlara baktı. İçindeki o yalnızlık hissi bir anlığına yok olmuştu. Uzaklarda, onunla aynı dilden konuşan, onun gibi "zincirlerini kırmak isteyen" birinin varlığı, Albus’a aradığı o gizli gücü vermişti. Gellert Grindelwald henüz hayatına girmemişti ama gölgesi, Albus’un ruhundaki o karanlık boşluğu çoktan doldurmaya başlamıştı.