Aberforth’un bağırışları evin duvarlarında yankılanırken, kapıda beliren siluet her şeyi dondurdu. Kendra Dumbledore, üzerinde eski hırkasıyla, gözlerinde bir hayaletten daha derin bir yorgunlukla çocuklarına bakıyordu. Mumu masanın üzerine bıraktı. Odanın içindeki o kırmızı kristal parıltısı, Kendra’nın sert bakışları altında sanki suçluymuş gibi sönükleşti.
"Albus," dedi Kendra. Sesi alçaktı ama o an bir gök gürültüsünden daha etkiliydi. "O elindekini hemen bana ver."
Albus, hayatında ilk kez annesine karşı bir "direnç" hissetti. Zihni ona bu taşın Ariana için tek çare olduğunu, annesinin ise sadece korktuğu için buna engel olduğunu fısıldıyordu. "Anne, anlamıyorsun. Bu Nicolas Flamel’den geldi. Bu sıradan bir nesne değil, bu yaşamın ta kendisi—"
"SANA ONU BANA VERMENİ SÖYLEDİM!" Kendra, nadiren yükselttiği sesiyle odayı titretti. Albus, istemeye istemeye kristali annesinin uzattığı avucuna bıraktı.
Kendra taşa bir an tiksintiyle baktı, sonra onu yeleğinin cebine attı. Aberforth’a bir bakışıyla dışarı çıkmasını işaret etti. Odada sadece Albus ve annesi kalmıştı. Ariana uykusunda huzursuzca kıpırdandı.
"Seninle gurur duyduğumu sanıyordun, değil mi?" dedi Kendra, Albus’un gözlerinin içine bakarak. "Okuldaki başarıların, yazdığın makaleler... Ama sen sadece bir kibir abidesi inşa etmişsin Albus. Babayı neden götürdüklerini unuttun mu? O da 'kurtarmak' için güç kullanmıştı. Sen ise daha tehlikelisini yapıyorsun; sen tanrıcılık oynamaya çalışıyorsun."
Albus’un içindeki o "dahi" tarafı bir anlığına kontrolü ele geçirdi. "Eğer babam daha zeki olsaydı yakalanmazdı anne! Eğer ben bu gücü kullanmazsam, Ariana ölene kadar bu odada bir mahkum olarak mı kalacak? Senin korkuların bizim geleceğimizi karartıyor!"
Kendra, Albus’un yüzüne sert bir tokat attı. Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Albus’un yanağı yanıyordu ama asıl canını yakan şey, annesinin gözlerinde gördüğü o saf hayal kırıklığıydı.
"Geleceğimiz zaten karardı Albus," dedi Kendra fısıltıyla. "Biz sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Sen ise ışığınla bizi yakmaya çalışıyorsun. O taşı yarın sabah Bathilda aracılığıyla geri göndereceksin. Ve bir daha asla, asla bu eve dışarıdan 'kurtuluş' getirmeyeceksin. Bizim kurtuluşumuz sadece birbirimize olan sadakatimizdir."
Albus o gece odasına döndüğünde yanağındaki sızı geçmişti ama kalbindeki o soğuk öfke yeni başlıyordu. Annesini "cahil" ve "korkak" olarak yaftalamaya başlamıştı. O an fark etmediği şey, bu öfkenin onu birkaç yıl sonra Gellert Grindelwald’ın "Daha Büyük İyilik İçin" sloganına ne kadar hazır hale getirdiğiydi. Albus Dumbledore o gece ilk kez ailesine ait olmadığını, onun çok daha "yüce" bir yere ait olduğunu düşünerek uykuya daldı.