Yaz tatilinin başlangıcı, Albus için Hogwarts’ın büyülü koridorlarından çıkıp, Godric’s Hollow’un o basık ve huzursuz havasına geri dönmek demekti. Hogwarts’ta bir efsane, aynaların önünde bir kahin, laboratuvarlarda bir deha olan Albus; kapıdan girdiği an yine "sırlarını saklaması gereken o küçük çocuk" haline dönüyordu.
Ancak bu kez yanında görünmez bir yük vardı: Felsefe Taşı’nın o küçük kırıntısı, Albus’un cübbesinin iç cebinde bir kor gibi yanıyordu.
Evin salonuna adım attığında, o tanıdık rutubet kokusu yüzüne çarptı. Kendra Dumbledore, ocak başında bitkin bir şekilde oturuyordu. Ariana ise merdivenlerin basamağına çökmüş, kendi kendine anlamsız melodiler mırıldanıyordu. Aberforth, Albus’u görünce elindeki odunları yere sertçe bıraktı. Odanın içinde yankılanan o gürültü, Albus’un sinirlerini germeye yetti.
"Geri döndü," dedi Aberforth, sesinde saf bir nefret vardı. "Kral dairesinden, bizim bu çukurumuza teşrif etti."
Albus valizini yere bıraktı. "Aberforth, şu an seninle tartışacak enerjim yok."
"Elbette yok! Senin her zaman dünyayı kurtaracak kadar önemli işlerin olur zaten," diye bağırdı Aberforth. Ariana, abisinin bu bağırışıyla ürperdi ve kucağındaki bez bebeğini yere düşürdü. Kız kardeşinin o korku dolu bakışını gören Albus, kalbinde bir sızı hissetti. Cebindeki taşın sıcaklığı, Ariana’ya yardım edebileceğine dair ona gizli bir söz veriyordu.
Gece yarısı, herkes uyuduğunda Albus, Ariana’nın odasına süzüldü. Kız kardeşi derin bir uykudaydı ama solunumunda o düzensizlik hala devam ediyordu. Albus, titreyen elleriyle cebinden o kırmızı kristali çıkardı. Taşın yaydığı enerji o kadar saftı ki, odadaki toz zerrecikleri bile sanki parlamaya başladı.
Tam o sırada kapı gıcırdayarak açıldı. Elinde bir mumla Aberforth ona bakıyordu. Gözlerinde sadece öfke değil, dehşet vardı.
"Ne yapıyorsun sen?" diye fısıldadı Aberforth. "O elindeki de nedir Albus? Okulda yine hangi karanlık işlere bulaştın? Sen onu iyileştirmiyorsun, onu bir deneye dönüştürüyorsun!"
Albus geri çekildi. "Bu bir deney değil Aberforth, bu bir çözüm. Ben onu kurtarmaya çalışıyorum!"
"Hayır!" dedi Aberforth, sesiyle tüm evi uyandırarak. "Sen onu kurtarmaya çalışmıyorsun, sen sadece vicdanını rahatlatmaya çalışıyorsun. Eğer o taşın ne olduğunu bilseydin, ona dokunmaya bile korkardın. Sen babamızın hatasına düşüyorsun, Albus! Güç körü oldun!"
Albus o an anladı ki, Aberforth’un gözündeki nefret, aslında derin bir hayal kırıklığıydı. Albus, ailesinin kurtarıcısı olmaya çalışırken, aslında onlardan iyice uzaklaşmış, yabancılaşmıştı. Taşın ışığı, Ariana’nın yüzünde garip gölgeler oluştururken, Albus ilk kez yaptığı şeyin doğruluğundan şüphe etti.