Nicolas Flamel ile olan mektuplaşmaları, Albus’u okul müfredatının çok ötesine, simyanın ham ve tehlikeli kalbine itmişti. Flamel, ona ejderha kanının sadece bir iksir malzemesi değil, büyüsel enerjiyi ileten muazzam bir katalizör olduğundan bahsetmişti. Albus, bu kanın gizli özelliklerini kategorize etmeye kararlıydı. Bu, onun tarihe geçecek olan "Ejderha Kanının On İki Kullanımı" makalesinin ilk kıvılcımıydı.
Bir cuma gecesi, herkes ortak salonda kutlama yaparken Albus, Zindanlar’daki boş bir iksir laboratuvarına sığındı. Önünde küçük bir şişe Ukrayna Demirkarın kanı duruyordu. Amacı, kanın içine hapsedilmiş olan büyüsel ısıyı, bir asanın odaklayamayacağı kadar saf bir biçimde açığa çıkarmaktı.
"Simya, zorlamak değil; ikna etmektir," diye fısıldadı Flamel’in sözlerini hatırlayarak.
Ancak Albus’un içindeki o "her şeyi hemen çözme" hırsı, sabrının önüne geçti. Kanı gümüş bir potada ısıtırken, asasıyla moleküler yapıyı değiştirecek o karmaşık rünü havaya çizdi. O an bir şey yanlış gitti. Kan, olması gereken altın rengi yerine, zehirli, parlak bir yeşil renge büründü. Laboratuvarın sıcaklığı bir anda dondurucu bir soğuğa dönüştü, ardından devasa bir basınçla patladı.
Yeşil alevler tavana kadar yükseldi. Bu alevler normal ateş gibi yakmıyor, temas ettiği her şeyi taşa çeviriyordu. Albus, alevlerin bir yılan gibi kendine doğru yaklaştığını gördü. İlk kez o an, dehasının onu koruyamayacağı bir mutlak güçle karşı karşıya olduğunu anladı. Panik yapmadı, ama kalbi göğüs kafesini zorluyordu.
Son saniyede, asasını yere vurdu ve o ana kadar sadece teoride bildiği "Vakum Tılsımı"nı uyguladı. Odadaki tüm oksijeni ve büyülü enerjiyi bir saniyeliğine emdi. Alevler söndü, laboratuvar derin bir sessizliğe ve duman bulutuna gömüldü. Albus, is içinde kalmış, cübbesi yanmış bir halde yere yığıldı.
Kapı hızla açıldı. Gelen, gürültüyü duyan İksir Profesörüydü. Adam gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. Albus’un önündeki potada, ejderha kanı artık kristalize olmuş, on üçüncü kullanımın (ki bu henüz bilinmiyordu) bir parçası olarak parlıyordu.
"Dumbledore... Sen ne yaptığının farkında mısın? Burayı havaya uçurabilirdin!"
Albus, titreyen ellerini gizlemek için cübbesinin içine soktu. Gözlerinde o her zamanki parıltı yoktu, sadece soğuk bir gerçeklik vardı. "Özür dilerim efendim," dedi sesi kısık bir şekilde. "Sınırı görmek istedim. Şimdi nerede olduğunu biliyorum."
Albus o gece yatakhanesine döndüğünde, parşömenine on ikinci kullanımı değil, kendi kendine bir not yazdı: "Bilgi, cesaretle birleştiğinde mucize; kibirle birleştiğinde felaket doğurur." Bu, onun hırsına vurduğu ilk büyük prangaydı ama bu pranga, birkaç yıl sonra Gellert Grindelwald’ın sözleriyle bir kağıt gibi parçalanacaktı.