Hogwarts baykuşhanesi, Albus için hiç bu kadar meşgul olmamıştı. Sabah kahvaltılarında önüne düşen mektupların üzerindeki mühürler, büyü dünyasının haritası gibiydi: Kahire Büyü Enstitüsü, Tibetli rün uzmanları ve İsviçreli simyacılar... Albus, on üç yaşında olmasına rağmen, elli yaşındaki profesörlerin çözemediği teorik düğümleri posta yoluyla çözmeye başlamıştı.
Bir sabah, Elphias Doge heyecanla yanına koştu. "Albus! Bu mühür... bu gerçek olamaz!"
Albus, Elphias'ın titreyen elindeki zarfa baktı. Zarfın üzerinde, parlayan kırmızı bir balmumuyla mühürlenmiş, üzerinde iç içe geçmiş bir yılan ve bir güneş sembolü vardı. Bu mühür, yüzyıllardır yaşayan, Felsefe Taşı'nın mucidi Nicolas Flamel'e aitti.
Albus zarfı titizlikle açtı. İçindeki parşömen, eski bir kütüphane gibi kokuyordu.
"Genç Dostum Albus,
Griselda Marchbanks’in raporunda bahsettiği o 'kristal pusulayı' duydum. Maddenin hafızası üzerine yaptığın çıkarımlar, benim altı yüz yıldır üzerinde düşündüğüm bazı simyasal boşlukları dolduruyor. Bir çocuğun zihni mi, yoksa kadim bir ruhun yeniden doğuşu mu olduğunu merak ediyorum. Eğer zihnini simyanın büyük sırlarına, dönüşümün ötesindeki 'öz'e açmak istersen, seninle yazışmak bana onur verir."
Albus o an nefesinin kesildiğini hissetti. Flamel, onun için bir efsaneydi. Ancak bu davet, sadece bir akademik fırsat değil, Albus’un içindeki o tehlikeli dürtüyü de besliyordu: Ölümsüzlük ve mutlak kontrol. Eğer Flamel ile çalışırsa, belki de Ariana’yı o "yaşayan ölümden" kurtaracak bir formül bulabilirdi.
O akşam kütüphanenin en ıssız köşesinde Flamel'e ilk cevabını yazdı. Yazarken tüy kalemi kağıdı delercesine bir hırsla hareket ediyordu. "Efendim," diye başladı Albus, "Maddenin dönüşümü sadece bir kimya meselesi değil, bir irade savaşıdır. Ben o savaşı kazanmaya hazırım."
Bu yazışmalar, Albus’un Hogwarts’taki diğer çocuklarla olan bağını iyice kopardı. O artık yatakhanede şakalar yapan bir çocuk değil, geceleri Flamel ile "Ejderha Kanının On İki Kullanımı" üzerine teoriler üreten genç bir devdi. Ancak Albus bir şeyi fark etmiyordu: Zekası onu yukarılara taşıdıkça, etrafındaki insanlardan ve en önemlisi kendi insani duygularından kopuyordu. O, bir büyücüden çok, bir "problem çözme makinesine" dönüşmeye başlamıştı.