İkinci yılının ortalarına doğru Albus, artık standart müfredatın ona sunabileceği her şeyi bir sünger gibi emmişti. Barnabus Finkley Üstün Büyücülük Ödülü için hazırladığı tez, "Elementlerin Moleküler Yer Değiştirmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar" başlığını taşıyordu ama Albus’un zihni çok daha karanlık bir yere, evin içinde hapsolmuş olan o trajedinin kaynağına kayıyordu: Ruhun ve sihrin birleştiği nokta.
Kütüphanenin Yasak Bölümü'nde geçirdiği saatler arttıkça, Albus’un masasında alışılmadık kitaplar belirmeye başladı. Bir gece, tozlu rafların en derininde, kapağı insan derisine benzer bir dokuyla kaplı, adı silinmiş bir el yazması buldu. Kitap, "Obscurus ve Ruhun Parçalanışı" üzerine kadim notlar içeriyordu. Albus, titreyen parmaklarıyla sayfaları çevirirken, kız kardeşi Ariana’nın o kontrolsüz patlamalarının teorik karşılığını ilk kez görüyordu.
Notlarda şöyle yazıyordu: "Sihir, baskılandığında bir zehre dönüşür. Bu zehir, ev sahibinin ruhunu kemirir ama ona korkunç bir güç verir. Onu iyileştirmek için sadece sevgi yetmez; o gücü bir odak noktasına akıtmak gerekir."
Albus o an donup kaldı. Eğer Ariana’nın içindeki o "şeyi" bir asaya ya da bir nesneye aktarabilirse, kız kardeşini kurtarabilir miydi? Bu düşünce, Albus’un içinde hem muazzam bir umut hem de korkunç bir kibir uyandırdı. O, bir dahiydi; profesörlerin bile çözemediği bu "kadim laneti" o çözebilirdi.
Ancak kütüphanenin sessizliğini bozan bir adım sesi duyuldu. Gelen, Elphias Doge değildi. Hestia Gamp, elinde feneriyle Albus’un tepesine dikildi.
"Yasak Bölüm'de bu kadar derine inmek tehlikelidir Dumbledore," dedi Hestia, elindeki kitaba bakmaya çalışarak. "Ödül için mi çalışıyorsun, yoksa sakladığın o karanlık aile sırrına bir çare mi arıyorsun? Gözlerindeki o bakışı tanıyorum; bu sadece merak değil, bu bir kurtarıcı olma hırsı."
Albus, kitabı hızla kapattı. Gözlerindeki o mavi parıltı, kütüphanenin loşluğunda keskinleşti. "Dünyayı kurtarmak için önce onu anlamak gerekir Hestia. Ben sadece anlıyorum," dedi.
Hestia gülümsedi ama bu kez alaycı değil, acıyan bir gülümsemeydi. "Anlamak bazen bir lanettir Albus. Sen o kitabı kapatabilirsin ama zihnine giren o fikirleri asla geri çıkaramazsın. Dikkat et, kurtarmaya çalıştığın şeyin altında kalma."
Albus o gece yatakhanesine döndüğünde uyuyamadı. Zihninde Ariana’nın çığlıkları ve kitaptaki o "Ruhun Odak Noktası" teorisi birbirine karışıyordu. O an fark etti ki, o sadece en iyi öğrenci olmak istemiyordu; o, imkansızı başaran bir tanrı olmak istiyordu. Ve bu arzu, yıllar sonra Grindelwald ile buluştuğunda patlayacak olan o büyük barut fıçısının ilk kıvılcımıydı.