Haziran sonunun kavurucu sıcağı, Hogwarts Ekspresi’nin pencerelerinden içeri sızarken Albus, kucağındaki ağır Başkalaşım kitabına bakıyordu ama tek bir kelime bile okumuyordu. Elphias Doge heyecanla yaz tatili planlarından, ailesiyle gideceği Yunanistan seyahatinden bahsediyordu. Albus ise sadece gülümseyerek kafa sallıyordu. Doge’un dünyası ne kadar geniş ve renkliyse, Albus’un gideceği yer o kadar dar ve griydi.
Londra’daki King’s Cross İstasyonu’na vardıklarında, peron yine o tanıdık buhar ve gürültüyle doluydu. Albus trenden indiğinde gözleri annesini aradı. Ancak kalabalığın içinden ona doğru yürüyen kişi annesi değil, bir yıl içinde boyu uzamış, omuzları çökmüş ve bakışları daha da sertleşmiş olan kardeşi Aberforth idi. Aberforth’un üzerinde, Albus’un tertemiz Hogwarts cübbesinin aksine, üzerinde keçi tüyü ve çamur lekeleri olan eski bir gömlek vardı.
"Hoş geldin 'Büyük Büyücü'," dedi Aberforth. Sesindeki alaycılık, bir kırbaç gibi Albus’un yüzüne çarptı.
Albus valizini sıkıca kavradı. "Annem nerede Aberforth? Ariana nasıl?"
"Annem evde, Ariana’nın son krizinden sonra yatağa düştü. Ariana ise... her zamanki gibi. Duvarlarla konuşuyor ve bazen mutfaktaki tabakları havaya uçuruyor. Ama senin için sorun değil, değil mi? Sen orada Fawley’leri yere serip ödüller alırken biz burada sadece hayatta kalmaya çalışıyorduk."
Yol boyu süren sessizlik, Godric’s Hollow’daki evin kapısına vardıklarında Albus’un kalbinde bir yumruya dönüştü. Kapı açıldığında içeriden gelen o tanıdık, rutubetli ve ilaç kokulu hava Albus’un genzini yaktı. Kendra Dumbledore, mutfak masasında oturuyordu; gözlerinin altı morarmış, saçlarına aklar düşmüştü. Albus’u görünce ayağa kalktı ve ona sarıldı. Bu sarılışta sevgi vardı ama aynı zamanda korkunç bir muhtaçlık da vardı.
"Başarılarını okudum Albus," dedi Kendra titrek bir sesle. "Okul birinciliği... Profesörlerin mektupları... Sen bizim gururumuzsun."
Tam o sırada, üst kattan bir gümleme sesi ve ardından Ariana’nın o tiz, kontrolsüz çığlığı duyuldu. Ev sarsıldı, avize sallanmaya başladı. Albus içgüdüsel olarak asasına uzandı ama annesi elini tuttu.
"Hayır Albus," dedi Kendra sertçe. "Burada sihir yasak. Komşuların duymaması lazım. Unutma, sen sadece bir öğrencisin, biz ise bir sırrın mahkumlarıyız."
Albus o gece kendi odasına çıktığında, valizindeki "Hogwarts Başarı Ödülü" madalyasını masanın üzerine bıraktı. Altın madalya, loş odada iğreti bir parıltıyla duruyordu. Aşağıda Aberforth’un Ariana’yı sakinleştirmeye çalışan sesi geliyordu. Albus, pencereden dışarıya, karanlık köye baktı. Hogwarts’ta bir kraldı, burada ise sadece suçlu bir babanın, hasta bir kızın ve öfkeli bir kardeşin parçasıydı. O an Albus, dehşet verici bir şeyi fark etti: Hogwarts’ı özlemişti. Hem de eve döneli henüz bir saat bile olmamışken.