Büyük Salon’un tavanı, dışarıdaki yıldızlı gökyüzünü birebir yansıtıyordu ama Albus’un gözleri tavanda değil, salonun en ucundaki o eski, yamalı şapkadaydı. Profesör McGonagall’ın selefi olan o dönemin müdür yardımcısı isimleri okurken, salona bir sessizlik çöktü. "Dumbledore, Albus!" ismi yankılandığında, masalardaki fısıltılar bıçak gibi kesildi. Percival Dumbledore’un oğlunun burada ne işi vardı? Herkes "Muggle düşmanı bir suçlunun oğlu"nu görmek için boynunu uzatıyordu.
Albus, tüm bu bakışların arasından süzülerek tabureye oturdu. Şapka gözlerinin üzerine indiğinde, dünya bir anda karardı ve zihninde yaşlı, çatallı bir ses yankılandı:
"Hımm... İlginç. Çok ilginç. Devasa bir zeka, kitapların bile henüz tanımlayamadığı bir kavrayış... Ama burada başka bir şey daha var. Büyük bir kederin gölgesi ve o gölgenin altında pusuda bekleyen, dünyayı yakıp yıkabilecek kadar hırslı bir ateş. Nereye koysam seni? Slytherin sana o hayalini kurduğun zirveleri vaat ediyor, zihnindeki kurnazlık oraya ait... Ama kalbindeki o sönmeyen vicdan... O korumacı damar..."
Albus, şapkanın içinde dolaşan o sese fısıldadı: "Ben sadece bir isimden fazlası olmak istiyorum."
Şapka bir an duraksadı, sanki Albus’un gelecekteki o muazzam gücünden bir anlığına ürpermişti. Ardından tüm salonun duyacağı o gür sesiyle bağırdı: "GRYFFINDOR!"
Gryffindor masası büyük bir coşkuyla patladı. Albus tabureden kalkarken şapkanın ona son bir kez fısıldadığını duydu: "Umarım o cesaretin, hırsının kurbanı olmaz genç Albus." Albus, alkışlar arasında Elphias Doge’un yanına oturduğunda, önündeki altın tabaklarda beliren yemeklere bakarken ilk kez kendini "evinde" hissetti. O gece kuledeki yatakhanesinde uyumadan önce pencereden Yasak Orman’a baktı. Artık sır saklayan o küçük çocuk değildi; o artık bir Gryffindor’du ve asıl savaş şimdi başlıyordu.