1 Eylül 1892 sabahı, Londra’nın sisi King’s Cross İstasyonu’nun devasa tavanına bir yorgan gibi serilmişti. On bir yaşındaki Albus, üzerinde annesinin gece boyu uğraşarak diktiği mütevazı ama tertemiz cübbesiyle kalabalığın içinde yürüyordu. Bir elinde babasından kalan gümüş tokalı, içi kitap dolu eski valizi, diğer elinde ise baykuşunun kafesi vardı. Arkasında annesi Kendra ve ona hem hayranlık hem de gizli bir sitemle bakan kardeşi Aberforth duruyordu. Ariana ise evde, pencereleri kapalı o loş odada kalmıştı. Albus, duvarın önünde durduğunda kalbinin bir kuş gibi çırpındığını hissetti; o tuğla duvarı geçmek, ailesinin trajedisini geride bırakmak demekti.
9 ve 10. peronlar arasındaki o soğuk duvara doğru koştu ve gözlerini kapattı. Bir anlık karanlığın ardından, burnuna çarpan o keskin kömür ve büyü kokusuyla gözlerini açtı: Hogwarts Ekspresi. Peron, çocukların neşeli bağırışları, baykuş sesleri ve ailelerin vedalarıyla doluydu. Albus, trene binmeden önce son kez arkasına baktı. Annesi Kendra’nın gözlerindeki o hüzünlü gururu gördü. Albus o an anladı ki, o bu trenden indiğinde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Valizini sürükleyerek en arka kompartımanlardan birine yerleşti.
Çok geçmeden kapı yavaşça açıldı. Karşısında, yüzünde ejderha çiçeği hastalığının bıraktığı pürüzlü izler olan, çekingen bir çocuk duruyordu. Bu, Elphias Doge idi. Diğer çocuklar Doge’un görünüşünden dolayı ondan kaçmış, onu dışlamışlardı. Albus, çocuğun gözlerindeki o yalnızlığı gördüğünde, babasının "Işığınla gölgeleri sakla" sözünü hatırladı. Ona en nazik ve en içten gülümsemesini sundu. "Selam, ben Albus. Yanımdaki koltuk boş, istersen oturabilirsin," dedi. Bu basit davet, büyücü dünyasının gördüğü en sarsılmaz dostluklardan birinin ilk harcıydı.
Tren sarsılarak hareket ettiğinde, Londra’nın binaları hızla uzaklaşmaya başladı. Albus camdaki yansımasına baktı; yüzü hala bir çocuğununkini andırıyordu ama gözleri, yaşadığı acıların ağırlığıyla çoktan olgunlaşmıştı. Gece çöktüğünde ve tren Kara Göl’ün kıyılarına vardığında, tepedeki kalenin binlerce mumu andıran ışıkları suya vuruyordu. Albus, o görkemli kulelere bakarken içinden bir yemin etti: "Orada öyle bir güç ve bilgelik kazanacağım ki, bir daha asla kimse sevdiğim birini koruyamadığım için beni suçlayamayacak." Kayıklar gölü geçerken, Albus Dumbledore isminin sadece bir aile dramının parçası değil, tarihin en parlak sayfası olacağı o devasa kapılar ardına kadar açılıyordu.