1892 yılının yazı, Godric’s Hollow’un üzerine ağır bir sis gibi çökmüştü. Albus on bir yaşına girmek üzereydi ve içindeki sihir artık sığındığı kitapların sayfalarından taşıyordu. Evdeki durum ise her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Babası Percival’ın Azkaban’dan gelen ölüm haberi (veya oradaki akıbetinin belirsizliği) ailenin üzerine kara bir bulut gibi çökmüş, annesi Kendra’yı daha sert ve daha korumacı bir kadına dönüştürmüştü.
Albus, günlerini Ariana’nın nöbetlerini sakinleştirecek karmaşık tılsımlar üzerinde çalışarak geçiriyordu. Ancak bir akşam, kardeşi Aberforth ile mutfakta çıkan o meşhur tartışma, Albus’un içindeki o gizli hırsı ilk kez su yüzüne çıkardı. Aberforth, Albus’u "kendi dünyasında yaşamakla" ve "ailesini bir yük olarak görmekle" suçladığında, Albus’un gözlerinde daha önce hiç görülmemiş bir parlaklık belirdi. "Benim daha fazlasını görmem lazım Aberforth," demişti sesi titreyerek. "Bu duvarlar arasında sadece bir bakıcı olarak kalamam. Eğer dünyayı değiştireceksem, önce onu öğrenmeliyim!"
Kendra, oğlunun bu feryadını kapı arkasından dinledi. Albus’un bir dahi olduğunu biliyordu ve bu dehanın bir evi korumak için feda edilemeyecek kadar büyük olduğunu da. Birkaç gün sonra, tam doğum gününün sabahında, pencereye vuran o tok ses duyuldu. Albus masadan fırlayıp pencereyi açtığında, gagasında ağır, parşömen bir zarf taşıyan büyük bir baykuşla karşılaştı. Zarfın üzerindeki mühürde bir aslan, bir kartal, bir porsuk ve bir yılan vardı. Hogwarts.
Albus mektubu açarken ellerinin titrediğini fark etti. O an hissettiği şey saf bir mutluluktan ziyade, devasa bir kurtuluş hissiydi. Ancak hemen yanında, Ariana’nın ona bakan boş gözlerini görünce kalbine o meşhur suçluluk tohumu ekildi. Annesi Kendra, oğlunun omzuna elini koydu ve fısıldadı: "Git Albus. Orada en iyisi ol. Bizim sırrımızı kalbinde taşı ama kanatlarını da bağlama." Albus o gece valizini toplarken, içine sadece kitaplarını değil; babasına duyduğu öfkeyi, kardeşine olan borcunu ve dünyaya olan açlığını da koydu. Artık o sadece "evin koruyucusu" değil, kaderine yürüyen bir yolcuydu.