Baba Percival Dumbledore, bahçeye çıkıp kızı Ariana’yı o halde, ruhu çekilmiş bir kabuk gibi bulduğunda, bir babanın hissedebileceği en saf ve en tehlikeli öfkeyle doldu. Albus, babasının asasını çekişindeki o kesinliği ve gözlerindeki o yabancı, karanlık ifadeyi izlerken dehşet içindeydi. Percival, o üç Muggle çocuğa öyle ağır ve etkili büyüler yaptı ki, bu sadece bir savunma değil, adeta bir infazdı. Ancak bu öfkenin bedeli, Dumbledore ailesinin tamamen yıkımı olacaktı. Sihir Bakanlığı dedektifleri dakikalar içinde kapıya dayandığında, Percival ne kaçtı ne de direndi; kızının perişan halini gördüğü andan itibaren kaderine razı olmuştu.
Mahkeme süreci, dokuz yaşındaki Albus için tam bir işkenceydi. Babası, neden saldırdığını asla açıklamadı. Eğer gerçekleri söylerse, Ariana’nın bir Obscurus olduğu, sihrinin bastırıldığı ve kontrolsüz bir patlayıcıya dönüştüğü ortaya çıkacaktı. O dönemin yasaları gereği, bu durumdaki bir çocuk tehlikeli kabul edilir ve ömrünün sonuna kadar St. Mungo Büyü Hastanesi’nin kapalı koğuşlarına kilitlenirdi. Percival, kızının özgürlüğü ve onuru için kendi hayatını feda etmeyi seçti. "Muggle düşmanı" yaftasını sessizce kabul ederek Azkaban’a, o soğuk ve ruh emici zindana mahkum edildi.
Götürülmeden önceki son gece, Percival Albus’u gizlice yanına çağırdı. Elleri büyüyle mühürlenmişti ama bakışları hala bir kartal kadar keskindi. "Albus," dedi fısıltıyla, sesi bir veda kadar ağır ve bir yemin kadar sertti. "Bu andan itibaren sadece abisi değil, bu ailenin büyük sırrının bekçisisin. Zekanı sadece kitaplar için değil, aileni dünyadan saklamak için de kullan. Işığın çok parlak evlat, ama unutma ki o ışık bazen gölgeleri daha iyi saklamak içindir." Percival Seherbazlar tarafından götürülürken, Albus çocukluğunu o kapının eşiğinde bıraktı. O gece, Albus Dumbledore’un kalbinde ilk kez o meşhur "gizlilik ve strateji" duvarları örülmeye başlandı. Artık o, babasız bir evin en büyük oğlu değil, bir sırrın tek varisiydi.