Albus beş yaşına bastığında, geceleri sadece uyumuyor; başka diyarların kapılarını aralıyordu. Rüyaları, sıradan bir çocuğun gördüğü karmaşık görüntülerden çok uzaktı. O, rüyalarında renkleri tadabiliyor, sesleri görebiliyordu.
Bir gece rüyasında, masmavi kanatları olan devasa bir kuşun küllerinden doğuşunu izledi. Kuşun gözleri, tıpkı kendisininkiler gibi parlıyordu. Uyandığında odası alışılmadık bir sıcaklıkla doluydu ve yastığının üzerinde, gerçek olup olmadığına emin olamadığı, yanık kokulu bir tüy parçası duruyordu.
Ertesi sabah babası Percival’a, "Baba, bazı şeyler ölmeden önce neden parlar?" diye sordu. Percival, oğlunun bu derin sorusu karşısında irkilerek ona baktı. Albus, daha o yaşta hayatın ve ölümün o kaçınılmaz döngüsünü rüyalarında hissetmeye başlamıştı. Bilinçaltı, onu gelecekteki Anka Kuşu dostluğuna hazırlıyordu; ama Albus bunun sadece "güzel bir rüya" olduğunu sanıyordu.