Albus, vaktinin çoğunu arka bahçedeki devasa meşe ağacının gölgesinde geçiriyordu. Beş yaşına yaklaşırken, doğadaki her kıpırtının arkasındaki enerjiyi hissetmeye başlamıştı. Bir gün, çalıların arasından fırlayan hırpani görünümlü bir Yer Cücesi ile burun buruna geldi.
Sıradan bir çocuk korkup kaçar ya da ona taş atardı; fakat Albus olduğu yere çömeldi. Yer cücesi ona hırlayarak dişlerini gösterirken, Albus elini cebinden çıkardı ve annesinin ona verdiği küçük bir kurabiye parçasını uzattı. Cüce şaşkınlıkla duraksadı. Albus o an zihninde sadece "dostluk" ve "huzur" imgelerini canlandırdı.
Cüce, Albus’un elinden kurabiyeyi almakla kalmadı, minik eliyle Albus'un parmağını tuttu. O kısa temas anında Albus, cücenin zihninden geçen toprağın kokusunu ve köklerin serinliğini hissetti. Sözcükler olmadan iletişim kurmanın ilk dersini o gün, hırçın bir bahçe zararlısından almıştı: Anlamak için aynı dili konuşmaya gerek yoktu.