1881 yılının sıcak bir Ağustos akşamıydı. Mould-on-the-Wold köyünün dar sokaklarında esen rüzgar, sanki yaklaşmakta olan büyük bir kaderin fısıltılarını taşıyordu. Percival ve Kendra Dumbledore’un küçük evinde, mum ışığının titrek dansı altında bir mucize gerçekleşmek üzereydi.
Bebek Albus, dünyaya gözlerini açtığında ağlamadı. Aksine, o yaşta bir bebekten beklenmeyecek bir dikkatle çevresindeki dünyayı süzmeye başladı. Percival, oğlunun yüzüne düşen ay ışığını izlerken onun ismini fısıldadı: "Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore."
Kendra, bebeği göğsüne bastırdığında hissettiği şey sadece bir anne şefkati değildi; oğlunun minik parmaklarının arasından sızan, henüz kontrol edilemeyen ham bir büyü enerjisinin sıcaklığıydı. Henüz kimse bilmiyordu ama bu çocuk, bir gün Büyü Dünyası’nın en karanlık dönemlerinde bir umut feneri olacaktı. Ancak kader, Dumbledore ailesi için her zaman parlak olmayacaktı. Albus’un o derin, gökyüzü mavisi gözlerinde sadece bilgelik değil, yıllar sonra yaşanacak trajedilerin ilk gölgesi de gizliydi. Babasının gururlu bakışları, annesinin korumacı tavrı arasında büyüyen bu dahi çocuk, çok geçmeden "farklı" olduğunu anlayacaktı.
"Büyük adamlar, büyük acıların içinden doğar. Albus için bu acılar, henüz beşiğinin hemen yanındaki gölgelerde bekliyordu."