1945 yılının o tozlu akşamında, Grindelwald’ın yıkılmış kalesinin tepesinde rüzgar fısıldamıyordu; adeta çığlık atıyordu. Albus Dumbledore, elinde tuttuğu o pürüzlü, boğumlu odun parçasına bakarken zaferin tadını değil, ağzında metalik bir kan tadı hissediyordu. Mürver Asa.
Gellert yerde, yenilmiş ve bitkin yatarken, asa yeni efendisini çoktan seçmişti. Albus, asayı ilk kavradığında parmak uçlarından ruhuna doğru bir soğukluğun sızdığını hissetti. Bu, sıradan bir asanın sıcaklığı değildi; bu, asırlar boyunca dökülen kanın, ihanetin ve doymak bilmez bir hırsın buz gibi yansımasıydı.
"Bunu yok etmeliyim," diye düşündü Albus. "Hemen şimdi, bir taşa vurup kırmalıyım."
Ama asadan yayılan o kadim fısıltı zihninin derinliklerine ulaştı. Asa ona Ariana’yı geri getirebileceğini söylemiyordu; ona "Düzeni koruyabilirsin," diyordu. "Benimle dünyayı düzeltebilirsin, kimse bir daha canını yakamaz."
Albus, asayı cübbesinin içine sakladığı an, hayatının geri kalanını bir yalanla mühürlediğini anladı. Artık o sadece bir öğretmen ya da bilge bir büyücü değildi; o, Ölüm’ün en sadık ama en çok korkan hizmetkarıydı.
Yıllar geçtikçe, Hogwarts’ın koridorlarında yürürken elindeki asanın ağırlığı her geçen gün arttı. Her gece asayı komodinin üzerine bıraktığında, asanın boğumlarındaki o küçük oyukların, kurbanlarının gözlerine benzediğini fark ediyordu. Mürver Asa, Albus’a yenilmezlik vermişti ama karşılığında onun huzurunu çalmıştı.
"En güçlü asa," diye mırıldandı Albus bir gece kendi kendine, "en yalnız büyücüyü yaratır."
Asa, Albus’un elinde parladı; sanki bu hüzünlü gerçeği onaylıyordu. O günden sonra Dumbledore, asayı asla "kullanmak" için değil, sadece başkalarının eline geçip dünyayı daha büyük bir karanlığa boğmasın diye taşıdı. Zaferi, aslında onun en büyük hapishanesi olmuştu.