Wool Yetimhanesi’nin rutubet kokan koridorlarında yürürken, Albus’un cübbesi bu gri dünyaya fazla parlak geliyordu. 11 yaşındaki Tom Riddle’ın odasına girdiğinde, karşısında bir çocuk değil, etrafına görünmez duvarlar örmüş küçük bir kale buldu.
Albus, çocuğun dolabındaki çalıntı eşyaları ateşe verdiğinde, Tom’un gözlerinde korku değil, saf bir hayranlık ve güç arzusu parladı. O an Albus’un sırtından aşağı soğuk bir ter boşaldı. Bu bakışı tanıyordu. Bu, yıllar önce Godric’s Hollow’da Gellert’ın gözlerinde gördüğü o aynı yıkıcı parıltıydı.
"Onu burada yok etmelisin," diye fısıldadı Albus’un içindeki o eski, hırslı ses. "Daha ilk fidanıyken bu zehri kurutmalısın."
Ama Albus asasını cebinden çıkarmadı. Tom’un masasının üzerinde, cam bir kavanozun içinde hapsolmuş ölü bir yılan duruyordu. Albus o hayvana bakarken aslında kendi geçmişini görüyordu.
"Neden?" diye sordu Tom, sesi yaşından büyük bir soğukkanlılıkla. "Neden bana yardım ediyorsun?"
Albus duraksadı. Eğer Tom’u şimdi durdurursa, kendisinin Gellert’tan ne farkı kalırdı? İnsanları "potansiyel günahları" için cezalandırmak, Grindelwald’ın kurmak istediği o karanlık düzenin ilk kuralıydı. Albus, birini sırf içindeki karanlığı gördüğü için yok etmenin, kendisini de o karanlığın bir parçası yapacağını biliyordu.
"Çünkü Tom," dedi Albus, sesindeki titremeyi gizleyerek, "herkesin bir şansı hak ettiğine inanmak zorundayım. Eğer sana bu kapıyı açmazsam, ben de en az senin kadar karanlık olurum."
Albus odadan çıkarken, arkasındaki çocuğun ona bakmadığını, sadece az önce yanan dolabın küllerine gülümsediğini fark etti. O an Albus, hayatının en büyük kumarını oynadığını anladı. Tom’u kurtarmak için dünyaya bir canavar bağışlamıştı.
"Merhamet," diye düşündü Albus yetimhanenin kapısından çıkarken, "bazen en büyük hatamızdır. Ama bizi insan kılan tek şey de odur."