Köyün üzerindeki sis, bir ruh emici soğuğuyla çökmüştü. Genç Albus, evinin tavan arasındaki tozlu bir aynanın önünde duruyordu. Ama aynada gördüğü kendi yansıması değildi; aynanın içinde, hiç var olmamış bir zamanın kırpıntıları dolaşıyordu.
Arkadan bir fısıltı duyuldu. "Onu geri getiremezsin, Albus."
Albus arkasına dönmedi. Gellert’ın sesini her yerde duymaya başlamıştı artık. Elinde tuttuğu küçük, gümüş bir madalyonun içinden cılız bir ışık sızıyordu. Bu ışık, ne bir büyüye ne de bir muma aitti. Bu, Ariana’nın odasından gelen ve yıllardır sönmesi gereken o tuhaf, ritmik parıltıydı.
"Sırrı sadece biz biliyoruz," diye devam etti karanlıktaki gölge. "Kız kardeşinin neden artık dışarı çıkmadığını, babanın neden gerçekten hapse girdiğini... Dünya bunu öğrenirse, senin o 'parlak' geleceğin daha başlamadan kül olur."
Albus parmaklarını aynanın soğuk yüzeyinde gezdirdi. Aynadaki yansıması aniden değişti; genç ve hırslı Albus’un yerini, gözlerinde yaşlarla bir cesede sarılmış yaşlı bir adam aldı. O an odada bir çığlık yankılandı. Ama bu ses Ariana’ya ait değildi. Ses, Albus’un kendi ruhunun derinliklerinden, henüz işlemediği ama işleyeceğini bildiği bir günahtan geliyordu.
Asasını yavaşça kaldırdı. Ucu aydınlanmadı. Aksine, odadaki tüm ışığı emmeye başladı.
"Bazı sırlar," dedi Albus, sesi titreyerek, "mezardan bile daha derine gömülmelidir. Özellikle de kendimizden sakladıklarımız."
O gece Godric’s Hollow’da hiçbir baykuş uçmadı. Ve Albus Dumbledore, hayatında ilk kez, bilginin bir güç değil, bir lanet olduğunu anladı.